Diğer yazılar

Aynı dili konuşmak: Suriyeli gençlerin umut veren uyumu

faik2

Halfeti baraj gölünün kıyısında Şanlıurfa Belediyesi’ne ait tesislerde düzenlenen gençlik kampında bana düşen konu başlığı Temiz Enerji idi.

Ekim ayının başlarında Halfeti’deydim. UNDP Türkiye’nin proje ortakları ile beraber Suriyeli ve Türk gençler için düzenlediği bir gençlik kampı için.

Kampta gençler birkaç gün boyunca Küresel Hedefler konusunda eğitim aldı ve projeler geliştirdi.

Ama asıl önemlisi yüzleşmelerdi. Türk ve Suriyeli gençler yüzleşti. Birbirlerini tanıdılar. Aslında yan yana, hatta aynı okullarda ve sınıflarda okuyan gençlerin tanışmaları ve anında kaynaşmaları kampın en ilginç gözlemiydi benim açımdan.

Kampa katılan ve her biri Türkiye’de sadece birkaç yıldır bulunmalarına rağmen, Türkçe bölümlerde üniversite okuyan Suriyeli gençler harika Türkçe konuşuyorlardı. Müthiş hikayeleri vardı.

Gençlerin adaptasyon kapasitesi kesinlikle büyüklerden çok daha fazla.

Dört gençle biraz daha detaylı konuştum. Bu konuşmalarımızı buraya da aktarmak istedim.

Zeynep mesela. Çok güzel Türkçe öğrenmiş. “Evimize bomba düştü, ondan sonra Türkiye’ye taşındık” sözünü Türkçe duymak şok edici. Detaylarını fazla soramadım. Ama elbette çok büyük bir travma o yaşta bir çocuk için. Bunu hayal etmek zor değil.

 

Leys ise Kilis Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okuyor. 16 yaşındayken İdlib’den göç etmişler Türkiye’ye. Akrabalarını kaybetmiş savaşta.

 

97 doğumlu Vahit Talip de, TÖMER’de öğrenmiş Türkçeyi. Kendisinden bir yaş büyük olan Leys’in amcasının oğlu. Kilis Öncüpınar’da mülteci kampında yaşıyorlar. Ailenin büyük travmaları, kayıpları var.

Bu konular açıldığında kuzeni Leys ile gözgöze gelip susmayı tercih ediyorlar. Ya da bana öyle geldi.

 

Muhammed, Harran Üniversitesi’nde İnşaat Mühendisliği bölümünde ikinci sınıfta okuyor. O da ailesiyle beraber Deyrizor’dan göçmüş Türkiye’ye 2 yıl önce.

 

İşte bu hikayeler ile Türkiye’ye gelip büyük bir hızla buraya adapte olan gençlerle Küresel Hedefler‘i konuştuk kamp boyunca. Ben 7 numaralı hedefi, yani Erişilebilir ve Temiz Enerji‘yi anlattım mesela.

faik1.JPG

 

Her öğrenci birer hedefi seçti, gruplara ayrılıp bizlerin sunumlarını dinledi ve Türk arkadaşlarıyla beraber birer proje ürettiler. 16 ayrı proje çıktı bir iki gün içinde gençlerden.

En son gün de bir televizyon yetenek yarışması esprisi içinde projelerini sundular. Jüri üyesi rolünü oynamak da bizlere düştü.

juri3

Şakacıktan bir jüri masası. Soldan sağa, ben, UNDP proje ekibinden Kerem Şenol, UNDP Türkiye Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Uzmanı Gökçe Kalaycıoğlu, projemizin yerel sorumlusu Halil Can Emre, İdema’dan Duygu Değirmenciler.

 

Küresel Hedefler’in ne kadar hayati olduklarını anlatmaya gerek yok. Ama belki bunun da ötesinde bir artısı vardı kampın. Suriyeli gençler ve Türk gençler birbirleri hakkında çok şey öğrendiler. Ne kadar benzer olduklarını keşfettiler.

Kendi adıma ben de birebir konuşmaktan çok etkilendim onlarla. Konuşmak, dinlemek, el sıkışmak, ciltler dolusu raporun aktaramayacağı bilgiyi veriyor insana.

Bu kadar önyargılarla dolu bir dünyada keşke daha fazla anlatma imkanı olabilseydi Halfeti’de oluşan dayanışma ruhunu.

Suriyeli göçmenlerle alakalı olarak Türkiye’de UNDP’nin GAP İdaresi ile birlikte yürüttüğü bu projenin fon sağlayıcısı Japonya. Japon halkı, paralarının çok doğru bir yere gittiğinden emin olabilir.

*Fotoğraflar için İlay Özdağ ve Kıvanç Özvardar’a teşekkürler.

Reklamlar
Standart
Diğer yazılar

Etik ve itibar arasındaki kayıp halka: Sürdürülebilirlik

25 Nisan 2017 – Marmara Üniversitesi’ndeki panelden alıntı

Bugün için benden istenen sunum etik ve itibarla sürdürülebilirlik arasındaki bağlantı oldu. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı olarak giderek daha fazla çalıştığımız bir alan bu. Ben İktisat okumuş biriyim. 1990 yılında İktisat okumaya başladığım zaman, “sürdürülebilirlik” diye bir kavram yoktu. “Çevre” kavramı yoktu. Çevre kelimesinin tek bir anlamı vardı, “etrafımız”. Başka bir anlamı yoktu. Dolayısıyla pek çok kavram sıfırdan inşa edildi ve artık hepsinin üzerine ayrı ayrı düşünmemiz gerekiyor. Belki şu ana kadar yaptıklarımız, Bizans içinde meleklerin erkek mi dişi mi olduğunu tartışan bir grup rahibin yaptığına benziyordu. Çünkü aynen Bizans’ta olduğu gibi, hatta ondan daha fazla, şu an içinde yaşadığımız dünya ayağımızın altından kayıp gidiyor. Tartışacağımız asıl meselenin bu olduğu ortaya çıktı. Dolayısıyla etik ve itibar arasındaki o kayıp halkayı yavaş yavaş konuşmaya başlıyor olmamız çok değerli. İtibar derken en başta tabii çok basit ahlaki tutarlılıklara bakmak gerekiyor: Öncelikle ele aldığımız bir şirketin ana vaadi nedir? Bu vaadi zaten yerine getirmesi gerekir, onu cepte var sayıyoru,z ki onun bile çoğu zaman bulunmadığı bir dünyadayız. Temel vaatlerin yerine getirilmediği bir dünyada sürdürülebilirliği konuşmak, bakalım ne kadar mümkün olacak.

2000 senesinde dünyada liderler oturdular, 15 yıllık bir küresel kalkınma gündemi inşa ettiler: Binyıl Kalkınma Hedefleri. 8 hedef vardı içinde. Açlık ve yoksullukla başlayıp küresel işbirliğine kadar uzanan 8 hedef. 2015 yılının sonunda da 2030’un sonuna kadar sürecek olan Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri saptandı. Bu yeni gündem ilkine kıyasla daha kapsayıcı bir süreç ile ortaya çıktı. Ayrıca “sürdürülebilirlik” kelimesi bir kez daha, altı çizili olarak vurgulanmış oldu ve gündemimize girdi. Kureselhedefler.org adresinde, bu 17 hedefin neler olduğunu göreceksiniz.

Sürdürülebilirlik kavramının içine girdiğimiz zaman öncelikle demografiyi ele almamız gerekiyor. Dünya nüfusu son 60 yılda 3 kat civarında bir artış gösterdi. 7.5 milyara doğru yaklaşıyoruz. 2011’de 7 milyar sınırını aştık. 8 milyarı göreceğiz ve belki bu salonda olanların çoğunluğu 9-10 milyar olduğumuz günleri görecek. Oysa bilinen tarih boyunca, çok eski çağları da dikkate aldığımızda, insanoğlunun nüfusu asla 500 milyonun üzerine çıkmamış. Sanayi devrimine kadar 1 milyar sınırının üzerine çıkmamış olan bir insanoğlu. Yeryüzü aslında kendi olağan dinamikleri içinde bu kadar insanı besleyip doyurabilecek kadar bir kapasiteye sahip. Ancak son 250 yıl içinde kaydedilen ilerlemelerle, sağlık devrimiyle, aşılarla vs. ömrümüzü uzattık, çoğalmaya başladık. Ve bir yandan da sanayi devrimiyle kömür, petrol ve gaz kullanımı çok yüksek seviyelere çıkmış oldu.

Temel değişim burada başlıyor aslında. Çok büyük başarılar elde ettik. Çocuk ölüm oranlarını azalttık. Daha uzun yaşıyoruz. Daha zenginiz. Küresel ekonomi sürekli büyüyor. Çok büyük, çok zengin bir dünyamız var. Bize öğretilen iktisat tanımı, “kıt kaynakların verimli kullanımı”ydı. Çok basit, tek cümlelik tanım buydu. Aslında bu tanım, içinde sürdürülebilirlik göndermesi barındırıyordu. Kıt kaynaklar derken sürdürülebilirliğe bir gönderme vardı ama onun üzerinden çabucak geçilir ve çok fazla durulmazdı. Çünkü dünyadaki kaynaklar neredeyse sınırsız gibiydi. “Kıt” dememize rağmen, kaynakların sonsuz olmadığının bilincinde olmamıza rağmen. Ve o büyüyen zenginliği de doğru düzgün paylaşamadık. Eşitsizlikleri ortaya çıkardık. Batı-Doğu, Güney-Kuzey gibi eksenlere baktığımız zaman zenginliğin paylaşımındaki küresel eşitsizliği harita üzerinde de görüyoruz. Kendi bölgemize, Avrasya bölgesine baktığımız zaman; zenginliğin Türkiye’den başlayarak Doğu Avrupa, biraz Avrupa’nın güneyi, biraz da Avrupa’nın en batısı dışında kalan yerlerde olduğunu görüyoruz.

Türkiye’ye baktığımız zaman Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusundan, başlayan bir yoksulluğun karşısında, Eskişehir, Ankara’dan Kocaeli ve İstanbul’a doğru uzanan bir müreffeh bölge var, ve İzmir civarında var. Ve onun haricinde yine orta geliri ve eşitsizliği görüyoruz. Eşitsizlik iller bazında da var. Haneler bazında da var. Ve ele alabileceğimiz her sosyal düzeyde var. Başta cinsiyet olmak üzere Türkiye’nin en büyük problemlerinden biri. Türkiye’nin üç temel kalkınma güçlüğü var. Bölgesel eşitsizlikler bir numara, cinsiyet eşitsizlikleri iki numara, üçüncüsü de buna yeni eklenen bir halka, hızlı gelişmek isteyip bunu çevreyle dengeleyemeyen tüm ülkelerde olduğu gibi, çevresel sürdürülebilirliğin sağlanması ve iklim değişikliğine uyum.

Ben İÜ İktisat Fakültesi’nden Marmara İletişim’e yüksek lisansa geldiğimde, Prof Melda Cinman ile bir çalışma yapmıştık. İktisat ve iletişimin kesiştiği bir noktayı tez olarak ele almıştım. İktisadi zenginlik, demokrasi ve özgürlük korelasyonu üzerineydi bu çalışma. Acaba zenginlik varsa özgürlük de otomatikman geliyor mu? Haritaları üst üste koyduğunuz zaman, yani zenginlik haritasını basın özgürlüğü haritasıyla üst üste koyduğunuz zaman, büyük ölçüde bir korelasyon var aslında. Afaki bir şekilde bizim tespit ettiğimiz bu olguya rağmen, arada hala birtakım açıklanmaya muhtaç yerler vardı, hala da var. Örneğin Körfez bölgesinde çok zengin ülkeler ve kişi başına düşen yüksek milli gelir karşısında basın özgürlüğünden söz edilememesi. Şimdi ise “post-truth”, yani “hakikat sonrası” dönemde daha da farklı bir durumla karşı karşıyayız. Özgürlük zannettiğimiz şeyle demokrasi zannettiğimiz şey arasında bir çatışma var. İkisi de aslında bizim tanımladığımız idealden çok uzak olan iki gerçeğin çatışması var. Kısacası eşitsizlikler ve haritalar üzerindeki dengesizlikler bizim asıl çalıştığımız konu. Bu tabloyu ortaya koyup sürdürülebilirlik kavramıyla başlayayım ki ondan sonra bunu itibarla bağlayayım istedim.

Kadınların parlamentolardaki temsil oranlarına baktığınız zaman da üç aşağı beş yukarı aynı eşitsizliği görüyorsunuz. Türkiye bu alanda az önce de söylediğim gibi, yumuşak karnı olan bir ülke. Şu an Türkiye’ de Ulusal Parlamentoda kadın oranı yüzde 14, yerel meclislere baktığınız zaman kadınların temsili çok daha az. Şirketlere baktığınız zaman kadının yönetimde temsili biraz daha iyi olmakla beraber, Türkiye’nin daha gitmesi gereken çok yolu var.

İklime geri dönecek olursak. 1750’ler ile beraber kömür, petrol ve gazın yoğun kullanımına bağlı bir değişim var. Atmosferdeki karbondioksit miktarının dünya tarihi boyunca nereden nereye geldiğini bilimsel bir kesinlikle saptayabiliyoruz. Hiç bir zaman atmosferdeki birim partikül miktarı 300’ü geçmemişti. Oysa şu anda 400’ü geçmiş vaziyette. Bu aslında dünyanın sonunu hazırlamaya yeterli. Şu anda frene bassak, pet şişeleri, araba kullanmayı, kömürü, petrolü, gazı artık kullanmıyoruz desek bile dünyanın zaten sonunu hazırlamış vaziyetteyiz.

Ama şu anki gibi tüketmeye devam edersek varacağımız yer ne olacak? 2100 yılında 900 partikül, karbondioksit miktarının varacağı nokta. Politikalarımızı bu değişime entegre edersek, yaşam şekli ve davranışlarımızı değiştirirsek varacağımız yer ne? 550. 1,5-2 derece hedefleri vardı ya Paris’te tartışılan. Konu buydu aslında, ölümlerden ölüm beğenmek. Her hâlükârda dünyanın sonu maalesef geliyor. Peki, özel sektör ve bireyler olarak bizlerin bütün bunlarla bağlantımız ne ve bu gidişata birer iletişimci olarak bizler nasıl dur diyebiliriz? En azından şunu yapabiliriz diye düşünüyorum, gölge etmeyebiliriz. “Gölge etme, başka ihsan istemem” çok kıymetli bir laf. Bir şirket, bir değer üretemiyorsa en azından zarar vermesin. Yani gezegene ve insanlara zarar vermeyen şirketleri oluşturmak.  Artık özellikle halkla ilişkiler ya da iletişimcilerin çalıştığı birimlerde yeni unvanlar doğuyor. Sürdürülebilirlik yöneticileri, sürdürülebilirlik raporlamacıları gibi. Öğrenmemiz gereken şeylerin sayısı arttı, hem iktisat tarafında, hem iletişim tarafında. Çünkü iç içe geçmeye başlıyor artık bütün bunlar.

Türkiye’de özel sektörde bilinçlenme yukarıdan aşağıya doğru ilerliyor bu konuda. Sürdürülebilirlik konusundaki çalışmalar Koç ve Sabancılardan başladı ama şimdi talep hiç beklenmedik bir ölçüde arttı. Anadolu’daki KOBİ’lerden, sürdürülebilirliği, kalkınma hedeflerini nasıl kendi şirketlerine entegre edebileceklerine dair epeyce sorular alıyoruz. Orada bir kapasite oluşturulmasına ihtiyaç var: Sürdürülebilirlik danışmanlığı diye bir sektör doğuyor artık. Şirketlere bu konuda danışmanlık yapılmalı. Farkındalığın büyük şirketlerden KOBİ’lere geçmesi zaman aldı, bu bir süreçti. Ama şimdi talep çok, yol gösterici az. Demek ki bu alanda uzmanlaşmak için doğru zaman.

Sürdürülebilirlik ile itibarın bağlantısına bakalım. İtibar ve etik yakından ilintili, aslında neredeyse eş anlamlı gibi görünüyor ama etik içermeyen bir itibarın değeri yok. “Etik içermeyen”, gezegene ve insana saygısı olmayan anlamına geliyor. Aradaki farklılaşma da burada kendini gösteriyor. Deklare etsin veya etmesin, herkesin uyması gereken değerler, tutması gereken sözler var. İnsanlara katkı sağlamayan, sağlamadığı gibi gezegene zarar veren şirketler elenecek. Karbondioksit salımları ne kadar? Karbon ayak izi ne kadar? Su ayak izine bakıyor mu? Bunu ölçümlüyor mu? Bunu bize duyuruyor mu? Bütün bunlara artık daha yakından bakmaya başladık.

Ve bunu tedarik süreçlerinin tümünü dikkate alarak yapıyoruz artık. Üzerimizdeki kıyafeti Bangladeş’te bir atölyede üreten işçilerin çalışma koşullarından, cebimizdeki telefonların lityum-iyon bataryalarındaki kobalt madenini çıkartan Afrika’daki çocuk işçilere kadar bizim hayatımız aslında nerelere dokunuyor? Pet şişedeki bir suyu içtiğim zaman bunun enerji verimliliğiyle bağlantısı nedir? Karbon salımıyla bağlantısı nedir? Ve onun mülteci sorunuyla bağlantısı nedir? Bunları düşünmeden ilerlememek gerekiyor.

Peki, sürdürülebilirlik itibarın bir bileşeni mi? Hem evet, hem hayır. Bir kere büyük şirketlerde farkındalık aşaması çoktan davranış değişikliğine dönüşmeye başladı. Ama onlar da örneğin atık yönetiminde ya gerideler ya da bunu karlılığın bir bileşeni olarak gördükleri için yapıyorlar. Çok büyük bir beyaz eşya firması, eğer eskisini getir yenisini götür kampanyası yapıyorsa, şunu akıl ediyor ya da yapmaya mecbur kalıyor mesela; “ben atık yönetim tesisi açmalıyım.” Ama aslında o atık yönetim tesisini açmasının arkasındaki motivasyon yine karlılık. Biz şunu söylüyoruz; sürdürülebilirlik ile karlılık bir arada yaşayabilir. Ama aslında bu biraz “sürdürülebilir kalkınma” kavramının kendisi gibi bir oksimoron da içeriyor. Bir kaynak hem sürdürülebilir hem de sürekli gelişen bir olgu olamaz. Bir noktada birinden birinin bitmesi gerekir. Ya kaynak bitecek ya da sizin gelişmeniz duracak. İkisinden biri duracak.

Yine de kalkınma çabalarında pragmatizmin bir kıymeti olduğunu düşünüyorum. Aynen KSS’de olduğu gibi. KSS’den “sürdürülebilir iş modeli”ne doğru ilerliyoruz şu anda. Ama KSS’nin de değeri büyük. Bir kaynak bulduğumuzda, yangın neredeyse o kaynakla söndürmenin, yani pragmatik yaklaşmanın kıymetli olduğuna inanıyorum. Dünya büyük bir hızla duvara toslamak üzere olan bir kamyon gibi sona doğru yaklaşırken, bir kaynağın yangını söndürmeye ufacık da olsa bir katkısı varsa, bunun kıymeti olduğunu düşünüyorum.

KSS, 80’lerin sonunda, o döneme özgü liberal rüzgarla beraber ABD üzerinden ülkemize gelen bir kavramdır. Türkçe’ye Kurumsal Sosyal Sorumluluk diye çevirdik ve uyarladık. Türkiye KSS alanında çok iyi ve hızlı yol aldı. Ancak KSS kavramı, kendi içinde bir “suçluluk ifadesi” de barındırıyor sanki, değil mi? Bana hep öyle gelmiştir. Sosyal sorumluluk ne demek? Zaten yaptığınız işin kendisi bir sosyal sorumluluk olmalı, bir ihtiyaca hizmet etmeli. “Ana faaliyetim ile bir ihtiyaca hizmet ediyor muyum, yoksa lükse, aç gözlülüğe mi hizmet ediyorum?”. Bir kere sorgulanması gereken o. Şayet bu aşamayı geçtiysek sorulacak sorular şunlar: Benim üretim süreçlerim nerelere dayanıyor ve ben bu süreçlerde etik ve sahiplenici bir rol üstlenebilmiş miyim, varsa yanlışlarımı düzeltebilmiş miyim? Ondan sonra tartışmaya başlayabiliriz geri kalanları. Kısacası bir hatıra ormanı dikmek, beni kolay kolay aklayamaz.

Kurumsal Sosyal Sorumluluk kavramında böylesi bir suçluluk itirafı olduğunu düşünüyorum. Tarihsel dönemi de zaten yavaş yavaş kapanıyor.

Şu an bir işletme için en önemli soru şu: Bütün bu 17 küresel hedefi, onun altında bulunan 169 alt hedefi, onun da altında bulunan 241 endikatörü ben, kendi faaliyetlerimle, şirketimin faaliyetleriyle, karbon ayak izimle, su ayak izimle, kadın çalışanlarımla, dünyadaki çocuk işçiliğine olan etkimle, kaynaklara olan etkimle olumlu yönde ne kadar değiştirebiliyorum? Dünyadaki ayak izim ne kadar ve bunu iyi yönde nasıl değiştirebilirim? Bakmamız gereken nokta bu.

Immanuel Kant’ın ahlak felsefesine bakınca da aslında aynı noktaya geliyoruz. Tanrı korkusundan mı, yoksa olması gerektiği için mi doğru insan olmalıyız? Yaradandan koktuğumuz için mi yaradılanı seviyoruz, yoksa sevmek içimizden geldiği için mi seviyoruz? Kısacası, talep veya regülasyondan bağımsız olarak, üretim faaliyetlerindeki değişimin de etik bir temeli olması şart.

Tüketim tarafından gelen bir talep var. Bu talep giderek büyüyecek ve kimse artık “sürdürülebilir kalkınma endeks değeri” düşük olan bir şirketten ürün almayacak. Organik pazarlar gibi bazı ufak göstergeler şimdiden başladı zaten. O tarafa doğru bir talep kayması başladı.

Bunun karşısında regülasyonda, devlet tarafında, bir düzenlemeler zinciri birbirini takip edecek. Ama kıymetli olan bence talepte ya da regülasyonda bir engel ortaya çıkmadan önce, bu değişimleri içselleştirebilmek. Çünkü böyle olduğunda “tüketici” yerine “insan” demeye başlayacağız. “Regülasyon” yerine de “doğa” demeye başlayacağız. İnsan ve doğa dengesini kuramayan şirketler itibarlarını kaybetmeye başlayacaklar. Volkswagen emisyon skandalı bunlardan biridir. Karbondioksit salımlarıyla ilgili yaptıkları açıklamaların gerçekle örtüşmemesi, bir anda şirketin borsadaki değerini düşürmüştü. Türkiye’den de birçok örnek verebiliriz, dünyadan da verebiliriz. Ama ben burada noktalayayım. Çok teşekkürler.

SORU – SİBEL ASNA – A&B YÖNETİM KURULU BAŞKANI

Teşekkür ediyorum. Gerçekten harika iki gün yaşadık. Mesleğim adına çok çok mutluyum. Herkese teşekkür ediyorum. Tekrar ve tekrar Alaeddin Asna adına da ayrıca bizi hakikaten iyi izlediğine inanıyorum. Faik Bey söylediğiniz her kelimenin altına imza atacağımı biliyorsunuz zaten. 17 altın kuralı benimseyen bir kurum olarak inanıyorum ki bizim sektörümüz adına çok önemli bir konuşma oldu. Çünkü ben halkla ilişkiler veya iletişim sorumlularının kurumun içindeki etik bekçileri olabileceğine inanıyorum. Dolayısıyla sizin sözünüzün bir açılımı olarak söyleyeyim, evet iletişimciler etik konusunu diğer sektörlerden çok daha fazla bilmek zorundalar. Onu hissetmek, anlamak, algılamak zorundalar. Çünkü kurumun içindeki bekçi olacaklar onlar. Tayfun Bey söyledi, yalanların, göz boyamacılığın vasıtası olmamaları için ve dirençli olabilmeleri için, bilgiyle donatılmış olmaları lazım. Sadece aktivizmden bahsetmiyoruz. Halka açılan şirketler ve yatırımcının da risk değerleri içinde itibarın olmasıyla, herkes bir heves bu itibar meselesine girdi. Ve ödüller veriliyor ama dönüp baktığımız zaman bu şirketlerin büyük bir çoğunluğuna, biraz makyajla aldıklarını düşünüyorum ben bu ödülleri. Özür diliyorum, 35 yıllık bir sektör içi çalışanı olarak, kimin ne yaptığını iyi biliyorum.

Şimdi şöyle düşünelim; kömür, şu anda dünyanın en büyük tehditlerinden bir kömür değil mi? Bunu hepimiz hemfikiriz. 2 dereceye bakıyor zaten her şey. 2 derece sonra zaten kim ne isterse onu yapsın, hiç önemi kalmayacak. Şimdi kömür üreten bir kurum, kömür madeni işleten bir kurum, aynı zamanda itibar endeksinde bir şekilde yer nasıl alacak? Birincisi bu. Kömüre kredi veren banka, sürdürülebilirlik standartlarında kendini nasıl olacak da ödüle layık görebilecek? Bu çelişkileri sorgulamamız lazım diye düşünüyorum. Faik Bey size soruyorum bunu. Ne öneriyorsunuz bu çelişkili durumla alakalı.

CEVAP: FAİK UYANIK

Zaten değişim uluslararası ölçekte başladı. Uluslararası finans kuruluşları artık size kredi vermeden önce sizin çevre ayak izinize bakıyorlar. Ve “yeşil banka” sertifikası alabilen finans kuruluşları da bunu yapmak zorundalar. Giderek tepeden başlayıp uluslar düzeyine doğru inmekte olan bir süreç. Kömür üreten firma ne yapacak? Çok güzel bir soru. Bence onun yerine geçen kaynakları artık keşfettiğimize göre, yavaş yavaş bu alandan çıkış stratejilerini oluşturmaları gerekir. Pek çok ülke bu stratejik dönüşümü politika seviyesinde yapıyor. Meşhur bir piramit vardır ya iletişimde. En başta farkındalık geliyor. Herkes bilecek bir konuyu ki tüketim düzeyinde o bilinci artıralım. Ondan sonra davranış değişikliği gelecek. Gerçekten bilinçli seçimler yapacağız. Bugün burada bahsedilen boykot kampanyaları buna bir örnek. Boykot kampanyası sonrası az önce sözü geçen Pınar, bu sabah okuduğuma göre, satışta %25 civarında bir kayıp yaşıyor mesela. Yani bilinçli tüketici, davranış değişikliği ile geliyor. Piramidin en tepesinde de politika değişikliği var. Yani hükümet düzeyinde de artık bu bilince ve tabandaki farkındalığa yanıt verilmesi. Yeşil, yani sürdürülebilirlik odaklı finansın, etik odaklı finansın, yasalara giriyor olması ve artık bir norm haline geliyor olması lazım. Çünkü bazı değişimler sadece ya taleple ya da regülasyonla oluyor. Kendi halinize bıraktığımız zaman, o kömürü üreten firma da onu finanse eden banka da var olmaya devam edecek. Demek ki artık regülasyon aşamasına yaklaşıyoruz gibi geliyor bana. Olması gereken de bu.

SORU: AYDA UZUNÇARŞILI YOLDAŞ

Bir şey buldum notlarımda, çok üzücü bir nottu bu benim için. Öğrenciler araştırmada şöyle bir cevap vermişler: “Etik bir ütopyadır.”

İletişimciler rızayı üretir ve kapitalist sistemin etik değerlendirmelerinde biz de “mış gibi” davranabiliriz. Bu da meşrulaştıran ve normalleştiren etik dışı bir davranış. Şirket saklayabildiği sürece etik dışı davranabilir, “zaten etik bir ütopya, bunun için çok da çabalayamayız. Sadece biz bunu tüketiciden güzel saklayalım, güzel konferanslara sponsor olalım.”

Burada tek bir çözüm görüyorum ben, eğitim.  Hiç olmazsa sorgulamayı öğretiyoruz. Şirketler etik davranırsa etik dışı çalışacak şirket iş bulamaz. Bir tek umudum o belki. Bütün firmalar küresel sözleşmeleri imzalar ise sonuçta hepsi etik davranmak zorunda kalacak. Ancak gençlerin bu bahsettiğim düşüncesine ben çok üzüldüm gerçekten, bu araştırma beni çok üzdü. Ama buna benzer başka araştırmalar var mı bilmiyorum.

EK CEVAP: FAİK UYANIK

“Etik ütopyadır” tespiti yanlış değil. Ama sadece bir “mevcut durum tespiti” olarak alırsak doğru. Ama buna inanıyorsak o başka bir tartışma konusu. Durum bu gerçekten, bizim de gördüğümüz bu. Şirketler, nasıl davranmayı tercih edecekler ve bunu hangi motivasyon ile yapacaklar. Talep tarafından gelen baskı üzerine mi değişecekler -ki bu sadece bir noktaya kadar kararlarını etkiliyor– yoksa regülasyonla mı? Geçenlerde bir düzenleme çıktı meclisten ve anında Toyota Yasası olarak adlandırıldı. Çünkü Toyota’nın sadece Türkiye’de üretilen hibrit bir modelinin işine yarayan bir vergi düzenlemesiydi. Fiyatı ciddi bir şekilde aşağı düşürdü. Güzel bir adımdı, yeşil bir adımdı ama devamının gelmesi lazım. Daha evvel mesela, elektrikli arabalar konusunda bu teşvik bulunmadığından Renault’nun bir modeli piyasadan çekilmişti. Yani regülasyon tarafında doğru ve akılcı adımların zamanında atılmış olması gerekiyor. Toplumsal bilinç bizi bir yere kadar götürebiliyor.

Şimdi Dilovası’na bakalım. Kanser üreten bir yer. O kanser, evimizde kullandığımız şampuandır, deterjandır veya duvarlarımıza sürdüğümüz boyadır aslında. Bir ürünü kullanırken benim şunu sormam gerekiyor. Benim duvarıma sürdüğüm boya, bir yerdeki insanları öldürüyor mu? O boyayı üreten firma, bazen bir hatıra ormanıyla da karşıma çıkıyor, kadının güçlendirilmesi temalı bir reklamla da. Oysaki asıl odaklanması gereken konu, eğer örneğimiz bir boya firmasıysa, kimyasal yollarla doğa ve insanı öldürüp öldürmediği. Kadın çalışan elbette önemli, kadının güçlendirilmesi elbette önemli. Ama bir firma kendi ana iş süreçlerinde bir iyileştirme yapmadığı zaman bu adımlar çok anlamlı olmayabilir.

Kocaeli sınırları içinde beni çok şaşırtan ve bu ay öğrendiğim bir gerçek var. Dünyanın en büyük kalıcı organik kirletici (KOK/POP) stoku orada. 2,200 ton. Bu Çin’in kısa sürece bertaraf edişini övünerek anlattığı 400 tonluk stokun 5 katından fazla. Bu gerçekten şok edici bir miktar. 2,200 ton atık, bir deponun içinde bekliyor. Etik olarak yapılması gereken nedir? Regülasyon tarafında yapılması gerekenler çok belli. Peki, bu deponun arkasında ne var? Gazeteci veya iletişimciysem, bu atıkların arkasında hangi devler, hangi markalar vardı diye sormam gerekir. Gerçi bu soruları sorabilmek de iletişim ortamının özgürlüğüne veya sizin gazeteci niteliğinize bağlı olarak değişir. Halkla ilişkiler ve kurumsal iletişim tarafına bakalım. Ben bu şirket için mi acaba yıllarca iletişim yapmış olabilir miyim? Ve bu korkunç ayak izinin farkında mıydım? Veya şu anda çalıştığım firma ileride böyle bir tabloyla karşıma çıkabilir mi? Asıl sorular bunlar ve etik tartışmasını buradan yapmamız gerektiğini düşünüyorum.

SORU

Ben Faik Bey’ e soracağım ilk sorumu. Faik Bey unvanınıza baktığım zaman UNDP’yi görüyorum. Sorum şu; Şimdi ben bu olaya bir iletişimci gözüyle baktığım zaman, Birleşmiş Milletler içinde sizin konuşmanızı dinlediğim zaman, bu kadar eleştirel yaklaşan birisini görmek şahsım adına beni çok mutlu etti. Öte yandan yine Birleşmiş Milletleri temsil eden bir kişi olmanızdan mütevellit, bana düşündürdüğü şey şu oldu. Çünkü kafamda çok büyük soru işaretleri var benim Birleşmiş Milletler ile ilgili. Baktığımız zaman Birleşmiş Milletler’in asli unsurlarının ki bunları veto yetkisi olan devletler olarak görebiliriz. Dünyanın sonunu hazırlıyoruz, siz de bahsettiniz; “Ölümlerden ölüm seçiyoruz. Ölüm süremizi uzatmaya çalışıyoruz” gibi bir şey söylediniz. Bütün bu duruma baktığımız zaman, aslında en büyük tahribatı yapan ülkelerin asli unsur olduğu Birleşmiş Milletler’in ortaya koymuş olduğu bu programların da aslında bir nevi bir iletişim projesi olma ihtimali sizce nedir? Sorum bu.

İkinci sorum, soru değil aslında. Tayfun Bey’ in konuşması sırasında benim daha önceki oturumda sorduğum bir soruya yapmış olduğu atıftan dolayı konuşmak istediğim bir konu var. Konuşmanızı çok ciddiyetle dinledim, teşekkür ederim buraya gelip bize bunları anlattığınız için. Ama konuşmanızın bir yerinde şöyle bir şey söylediniz; “henüz mevcut sorunları aşamamışken, gelecek sorunlarla ilgili düşünmeyi çok gerekli görmüyorum” gibi bir şey söylediniz. Benim takıldığım nokta bu oldu. Belki sokaktan geçen insanlar ilgilenmiyor olabilir, burada sokaktan geçen insanların bilinç seviyeleriyle ilgili bir şey söylemeye çalışmıyorum, ama burası bir üniversite, kendimizi belli alanlarda geliştirmeye çalışıyoruz. Tıpkı geçmişte birilerinin çıkıp, dünya ileride bir gün global bir köy olacak demesi gibi. Ya da bir gün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak dediği gibi. Belki bugün benim sorunum olmayan bu sorunla ilgili düşünmenin akademi içinde yer alan, öğrenci bile olsa – ki lisans öğrencisiyim, hedefim yüksek lisans – herkesin bu tür konular hakkında düşünceleri olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü yarın bir gün, elime biri o kalemi verdiği zaman, yetkiyi bana verdiği zaman, sen artık yaz dediğinde (çünkü bu konuşmalarımızda ya da daha önceki oturumlarda da söylenen şeyler bunlardı), sürekli olarak tekrarlar yapılıyor, yeni durumlar üzerine yeni teorilerin geliştirilmesinde sıkıntılar oluyor. Bugün Endüstri 4.0 şu an günümüzün sıkıntısı olmayabilir ama ben kendi sorumda da bahsetmiştim. Bir Türk firmasının bu konuya kendisini entegre etmesi, bir basın davetine gitmesi ve dünyanın gelişim hızını da göz önüne alırsak, bunun çok çok uzaklarda olacağını düşünmüyorum. O yüzden bence tam da zamanı çünkü bundan 250 sene önce sanayi devrimiyle ortaya çıkmış olan sistemin sorunlarını, 250 sene sonra bugün çözmeye çalışıyoruz. Neden? Siz Etik ve İtibar Derneği isimli bir dernekle 250 senelik bir kaybın sonunda, bunu artıya çıkartmanın peşindesiniz. Ben de bugün bunlar üzerinde düşünüyorum, bir 250 sene daha kaybetmeyelim diye diyorum. Teşekkür ediyorum.

CEVAP:  FAİK UYANIK

Çok teşekkürler. Üniversitelere gittiğimiz zaman eleştirel ya da sorgulayıcı soruların yöneltilmiş olması bizler için çok kıymetli. Gittiğimiz üniversitenin niteliğini de gösteriyor bu aslında. Bazı yerlerde hiç sorgulanmıyor bazı şeyler. Dünya beşten büyüktür diye başlamak istiyorum sözlerime. İşin şakası bir yana, BM reformu, üzerinde çalışılması gereken bir alan. Bunu çok açıklıkla söyleyebiliyoruz BM çalışanları olarak. İkincisi de UNDP olarak biz kendi işimize odaklanıyoruz. Yaptığımız iş, sürdürülebilir kalkınma işi. Benim yaptığım iş de sürdürülebilir kalkınma iletişimi işi. Ve benim vardığım sonuç, UNDP’nin vardığı sonuca yakın, pragmatizme inanıyorum. Yani kaynak varsa bir yerde, o kaynağı harekete geçirip yangını söndürmeye inanıyorum.

Bunun için tabii bir kere yangının varlığına ikna olmuş olmak lazım. İklim değişikliği denen gerçeğe ikna olmuş olmanız lazım. Bu ikna süreci uzun bir zaman aldı. Sizin sorunuzu gayet iyi anlıyorum, çünkü gazeteciyken, konuya dair pek çok röportajımda ben de gerçekten iklim değişikliği diye bir şey var mı diye sorardım. Artık o noktayı aştığımızı düşünüyorum. Bu, bilimsel bir olgu haline geldi. Bundan 800 bin sene önce atmosferdeki karbondioksit seviyesi neydi ve nereden nereye geldi, buzullara baktığımız zaman en dipteki katmandan yukarı doğru çıktığınızda çok net görüyorsunuz.

Kısacası ikna sürecini geçtik. Farkındalık sürecini geçtik. Artık davranış değişikliği sürecindeyiz. Algıdaki bu ilerleme açısından büyük bir problem yok. Ama bu ikna oluşa karşılık gelen mekanizmalar henüz tam olarak oluşmuş değil. Ne regülasyon tarafında var, ne de demokratik sürecin içinde doğal olarak var olması gereken iletişim kanallarımızda var. İdeal bir demokrasi sürecinde STK’lar, özgür basın, karar alıcılar, örgütlenmiş yurttaşlar döngüsü vardır. Geri beslemeye dayalı karar alma süreci işler sürekli. Orada eksiklerimiz var. Geçenlerde Google’da “Türkiye’de üretilen ve satılan otomobillerin karbondioksit salımları” diye bir arama yaptım. Karşıma hiç bir şey çıkmadı. Öncelikle hangi otomobiller Türkiye’de üretiliyor, hangileri ithal, bunu bilmek ve kıyaslayabilmek lazım. Çünkü ithal otomobil, ekstra karbondioksit salımı demektir. Aldığınız yerli muzla, Bolivya muzu arasındaki fark şu: Bir kilo Bolivya muzu için belki Türkiye’ de üretilen bir ton muzun tüketebileceği kadar karbon tüketmiş oluyorsunuz. Bir bardak kola içtiğiniz zaman 10 bardak su tüketmiş oluyorsunuz, bir bardak bira içtiğiniz zaman aynı şekilde. Bu bilgi eksikliğinin maliyetinin de yüksek olduğunu düşünüyorum.

Gazetecilerin yapması gereken iş de bu. Bilgiyi bulmam lazım ki davranış değişikliğinin veya politika talebimin bir motivasyonu ve anlamı olsun. O bilgiye ulaşmakta güçlük çekiyorum. İşte şu anda bu aşamadayız. Bence tıkanıklık orada başlıyor. İletişimcilerin kafa yorması gereken şey bu. Sorular sorup bilgiye ulaşabilme özgürlüğüne sahip olmamız lazım. Orada tıkanıklık var. Bu tüm dünya için geçerli olan bir şey.

 

Standart
Diğer yazılar

Küresel Hedefler: Ben mi kurtaracağım?

Bu sefer bir sahte peygamber olup kendime de vahiy gibi inen 17 Emir’den bahsediyorum.

They Live, John Carpenter, 1988 – Bu yazı şu gözlüğün hafif değişik bir modelini anlatıyor

Dünyamızı kendimiz ve çocuklarımız, sonraki kuşaklar, ayrıca tüm canlılar için daha yaşanır bir yer haline getirmek hala mümkün. Ancak bu eylemi başlatabilecek son kuşak biziz. O nedenle bazı sorular soruyorum bu kez kendime ve sizlere. Ardından da kendi çapımda yanıtlamaya çalışıyorum.

Dünyayı yoksulluktan ve açlıktan kurtarmak için siz ne yapardınız? Herkesin iyi eğitim aldığı, sağlıklı ve mutlu bir şekilde uzun bir ömür yaşadığı bir dünya mümkün değil mi?

Kadın-erkek, genç-yaşlı, engelli-engelsiz, herkesin hayatın her alanında eşit biçimde var olabilmesi bir hayal mi? Sağlıklı evlerde, düzenli yerleşim yerlerinde, doğal kaynakları daha sorumlu şekilde kullandığımız, iklim değişikliğine yol açmadığımız bir hayat yaşayamaz mıyız?

Dünya üzerindeki herkesin insana yakışır çalışma koşullarına sahip olması mümkün olamaz mı?

Üretim süreçlerimizde yenilikler yaparak, altyapımızı doğa dostu kılarak dünyayı daha yaşanır bir yer haline getirmeye katkıda bulunamaz mıyız?

Dünyamızı karada veya suda yaşayan tüm canlılar için yaşanır kılabilmek için neler yapabiliriz? Tüm bu işleri yaparken, eğer mecbursak kıt kaynaklarımızı harcarken veya bu harcamaları denetlerken ne kadar dürüst davranabiliriz, adil ve hoşgörülü toplumlar oluşturamaz mıyız?

Hedeflerimize ulaşmak için tüm dünyaca, el ele verebilir miyiz?

İşte bu sorulara yanıt arayan bir gündemi var artık dünyamızın. 1 Ocak 2016’dan itibaren 15 yıl boyunca tüm dünya, 17 hedefi yerine getirebilmek için çalışacak. Kısaca Küresel Hedefler olarak adlandırdığımız Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri, Eylül ayında dünya liderleri tarafından kabul edildi.

Yukarıdaki sorular insanlığın tarihi kadar eski. Yanıtı da aslında basit. Evet, tüm bu hedeflerin başarılması mümkün. Ancak bunun için irade gerekiyor. Sadece ülkelerin, hükümetlerin de değil, sıradan bireyler olarak hepimizin iradesi ile başarılabilecek bir hedef bu.

Peki, bu hedefler sizi neden ilgilendiriyor? Ya da siz bu hedeflere katkıda bulunmak için ne yapabilir, nereden başlayabilirsiniz?

Adım adım düşünelim. Yoksulluk ve açlığın nedeni dünyamızın kaynaklarını adil bir şekilde paylaşamıyor olmamız değil mi? Demek ki çözülmesi gereken ilk mesele bu. Bunun için de dünyamızın kıt kaynaklarını daha doğru biçimde kullanmamız gerekiyor. Sorumlu üretim ve tüketim ise bunun ilk adımı. Üretirken veya tüketirken, yaptığımız eylemin bir ihtiyaca mı yoksa lükse veya aç gözlülüğe mi hizmet ettiğini iyi tartmak gerekiyor.

Düşünelim. Şu anda dünya üzerinde 7 milyarı aşkın insanız. Herkesin kuşaklar boyunca bizim yaşadığımız standartta hayatlar yaşaması, dünyamızın kıt kaynaklarıyla mümkün mü? Eğer bu soruya evet yanıtını veremiyorsak, hayatımızda değiştirebileceğiniz pek çok şey olduğunu da kabul etmemiz gerekiyor.

Her bir eylemimizde, örneğin ekmek kızartma makinesini çalıştırırken, arabanın kontağını çevirirken, yeni bir ayakkabı veya takım elbise alırken, her deodorant sıkışımızda, evi bir derece daha ısıttığımızda, her çöp atışımızda, bu eylemimizin sonuçlarını düşünmek zorundayız.

Bireycilik bu anlamda fena bir şey değil. “En azından ben bireysel olarak dünyamızın kaynaklarıyla dost bir hayat yaşıyorum” diyebilmek çok önemli.

Örneğin siz sigara içtiğinizde, günde iki bin kaloriyi çoktan geçtiğiniz halde bol bol yağlı ve şekerli yiyecekler tükettiğinizde, yerinizden kalkmadan ve hareket etmeden günler ve haftalar geçirdiğinizde dünyaya zarar vermediğinizi düşünebilirsiniz.

Oysa bakın nasıl zararlar veriyorsunuz: Bir kere sağlığınıza zarar verdiğini bile bile tütün endüstrisine destek veriyorsunuz. İhtiyacınızdan fazla yemek yiyerek kendinize zarar veriyorsunuz. Dolayısıyla, tansiyon şeker veya kalp hastası olarak sonunda ilaç endüstrisine destek veriyorsunuz. Bir yandan sigaraya, bir yandan da ilaca para harcıyorsunuz. Az yaşayacağınız için, toplumunuzun yaşam süresi ortalamasını düşürüyorsunuz.

Bir bardak su yerine bir bardak kola veya bira içtiğinizde, aslında dokuz bardak su tüketmiş oluyorsunuz. Çünkü bu ürünlerin üretim süreçleri bunu gerektiriyor. Aslında buna benzer çarpıklıklar, işlenmiş her gıda için geçerli.

Bir kilo et yediğinizde New York ile Londra arasında gidiş-dönüş bir kişilik bir biletle harcayacağınız kadar bir karbon ayak izi oluşturuyorsunuz. Yani her bir tercihinizde su ayak iziniz, karbon ayak iziniz sürekli artıyor.

Oysa insanoğlu şu zamana kadar ne engelleri aşmasını bildi. Geliştirdiğimiz aşılarla, sanayi devrimiyle, tarımsal devrimle son iki yüz elli yıldır artık daha uzun süre yaşayabiliyor ve sürekli olarak kalabalıklaşıyoruz. Aynı zamanda da aslında zenginleşiyoruz. Ama bir yandan da dünyamızdaki eşitsizlikleri önleyemiyoruz. Çünkü aşırı tüketim yoluyla önce kendimizin, sonra içinde bulunduğumuz toplumun, ardından da diğer insanların, diğer canlıların ve dünyamızın sonunu hazırlıyoruz.

Dünyanın zenginliklerine erişimimiz dengesiz. Çünkü gerçekte hakkımız olanın fazlasını almak kültürlerimizin birer parçasına, ödüllendirilen ve yüceltilen bir davranış biçimine dönüşüyor.

Eşitsizlikler huzursuzlukları, çatışmaları ve savaşları beraberinde getiriyor. Savunmaya harcadığımız kaynaklar o kadar büyüyor ki, dünyada eğitime ayıracak kaynak bulamıyoruz. Kalkınmış ülkeler yaşam tarzı nedeniyle sağlıksızlaşan bireylerini iyileştirmeye büyük paralar harcıyor. Ekonomilerimiz ve günlük hayatlarımız hala kömür, petrol ve gaza bağımlı. En basitinden, pet şişe üreterek ve tüketerek, iklimi değiştiriyoruz ve buna bağlı seller, heyelanlar büyük felaketlere yol açıyoruz. Açgözlülüğümüz çoğu kez afetlere dayanıklı toplumlar oluşturmamıza da engel oluyor. Böylece kalkınma yolculuğumuz boyunca edindiğimiz ne var ne yoksa bir çırpıda kaybediyoruz. Kaynaklarımızı gerçek ihtiyaçlarımıza yönlendirmekten bizleri alıkoyan sistemlerimiz, kötü alışkanlıklarımız, bilinçaltlarımız, tercihlerimiz var. Bütün bu hataları ifade etmek isteyenleri ya da farklı olan sesleri susturarak, küresel kalkınma yolculuğumuzu aslında daha da yavaşlatıyoruz.

198

Bu kadar zor mu?

Bu yazının sonunda yine en baştaki soruya dönecek olursak. Ne demiştik: Dünyayı siz mi kurtaracaksınız? Cevap, Evet. Hem de şu andan itibaren. Her fiilimizin dünyamız için ne anlama geldiğini düşünmek, ilk adımımız olsun. Üretimden ama her şeyden önce tüketimden gelen gücü önemsemek ilk adım olabilir. Dünyaya ve hayatlarımıza bakarken, tercihlerimizi sorgularken bir “Küresel Hedefler gözlüğü” takmakla başlayabiliriz işe.

Peki, dünyayı bu gidişattan kurtaramazsak ne olacak? Onun cevabını da dünyamızın vaziyetine baktığımızda zaten yavaş yavaş almaya başladık.

1 Ocak 2016, öncelikle kendi hayatımız başta olmak üzere hepimiz için yepyeni bir başlangıç olabilir mi?

sdgs

Standart
Diğer yazılar

Küresel Hedefler. Ya da “17 Emir”

1 Ocak 2016, dünyamız için yepyeni bir dönemin başlangıcı olacak. 15 yıl sürecek olan yeni bir Küresel Kalkınma gündemi başlıyor. Kısaca Küresel Hedefler olarak adlandırılan bu 17 hedef, 2030 yılına gelindiğinde bambaşka bir dünya yaratmayı amaçlıyor.

skh yatayBundan 15 yıl önce dünya liderleri BM öncülüğünde dünyamızın temel kalkınma sorunlarının çözümünü odağına alan 8 hedefe imza atmışlardı. Binyıl Kalkınma Hedefleri (BKH) olarak adlandırılan bu hedefler aşırı yoksulluğu ve açlığı dünya üzerinden silmeyi, bireylerin sürdürülebilir bir yeryüzünde kuşaklar boyunca sağlıklı ve uzun yaşamalarını, iyi eğitim almalarını ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin her alanda sağlanmasını odağına almıştı.

Binyıl Kalkınma Hedefleri dünyanın pek çok yerinde büyük ölçüde başarılı oldu. Son 15 yıl içinde dünya üzerinde yoksulluk ve açlık büyük oranda azaldı, eğitimde ve toplumsal cinsiyet eşitliğinde önemli ilerlemeler sağlandı. Düzenli olarak ilerlemelerin ülkeler bazında raporlandığı bu hedefler özellikle en az gelişmiş ülkeler açısından büyük bir motivasyon kaynağı oldu. Ancak elbette dünyadaki genel ekonomik konjonktürün, Çin, Hindistan, Brezilya, Türkiye gibi ülkelerin hızlı ekonomik büyümelerinin de bu iyileşmeye, Binyıl Kalkınma Hedeflerinden daha fazla katkısı olduğunu savunanlar da yok değil.

Ancak tüm hedefler, 15 yılda tamamen başarılamadı. Örneğin karbon salımlarının azaltılmasında dünyamız hala önemli bir ilerleme sağlayamadı. Türkiye gibi hızlı gelişen ülkelerin kalkınma ve iklim değişikliği arasında bir denge tutturması hala büyük bir güçlük olarak önümüzde duruyor. Gelişmiş ülkeler ve en az gelişmiş ülkeler arasında karbon salımları açısından adil bir dengenin kurulması gerekiyor. Yoksulluk ve açlık, ayrıca hayatın pek çok alanındaki eşitsizlikler, hala pek çok yerde dünyanın bir utancı olmaya devam ediyor.

Binyıl Kalkınma Hedefleri 2000 yılında kabul edilip 1 Ocak 2001’de yürürlüğe girdiğinde çok az kişinin bundan haberi olmuştu. Bu hedefler büyük oranda teknokratlar tarafından New York’taki BM genel merkezinin bodrum katında geliştirilmiş, zaman kısıtlaması, istenen düzeyde bir küresel istişare mekanizmasına izin vermemişti.

Bu sefer durum böyle olmadı. 2012 yılında düzenlenen Rio+20* konferansında, BKH’lerin devamında yeni bir 2015 sonrası kalkınma gündemi oluşturulması ve bunun çok daha kapsayıcı bir gündem olması tavsiye edildi. Hemen ardından da küresel bir istişare mekanizması başlatıldı. Türkiye dahil onlarca ülkeler milyonlarca insana ulaşıldı. Herkese 2030 yılında nasıl bir dünya istediği soruldu. Çevrimiçi anketlere tüm dünyadan 7 milyondan fazla birey katıldı. Türkiye’den Kadir Topbaş’ın da yer aldığı dünyadan pek çok önde gelen isim, sık sık bir araya gelerek yeni kalkınma gündeminin nasıl olması gerektiğini tartıştı. Hükümetler kendi kalkınma önceliklerini içeren raporları BM’ye sundular. Ve böylece ortaya 17 maddeden oluşan Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (SKH) çıkmış oldu.

Herkes için kolaylık olsun diye kısaca Küresel Hedefler dediğimiz bu hedefler, temelini 1992 yılındaki Rio Konferansı’ndan alıyor. Ayrıca sadece BM içindeki teknokratlar tarafından değil, tüm dünya tarafından uzun uzun tartışılan ve onaylanan ilk küresel belge de diyebiliriz bu hedeflere. Küresel Hedefler’in bir diğer farkı ise artık sadece gelişmekte olan ülkeleri değil, tüm dünyayı kapsaması. Yani artık ABD, İsveç, Norveç veya Japonya da bu hedeflerin bir parçası.

Peki neden 8 hedef birdenbire 17 hedefe çıktı? Binyıl Kalkınma Hedeflerinin listesini Küresel Hedefler ya da SKH ile karşılaştırdığınızda bunu daha rahat anlıyorsunuz. Kalkınmanın sonucu olmakla beraber aynı zamanda birer önkoşulu olarak da kabul edilen birçok yeni madde eklendi dünyamızın kalkınma gündemine. Bunlardan biri, örneğin 16 numaralı BKH. Yani, Barış ve Adalet. Bu hedefin alt maddelerinden biri bilgiye kamu erişiminin sağlanması ve temel özgürlüklerin korunmasını içeriyor. Yani ifade ve basın özgürlüğü dâhil tüm temel özgürlüklerin artık kalkınmanın önkoşulu olduğu tüm dünyaca kabul edilmiş oluyor ve bu alandaki ilerlemelerin her ülke tarafından raporlanması gerekecek.

Eşitsizlikler konusu da 10 numaralı SKH olarak Küresel Hedefler içinde yerini almış bulunuyor. Ülkeler arasında olduğu kadar, ülkelerin kendi içinde de hayatın her alanında, her bölgede, her cinsiyetten, genç veya yaşlı, engelli veya engelsiz tüm bireyler için var olan tüm eşitsizliklerin ortadan kaldırılması artık başlı başlına bir küresel kalkınma hedefi olarak tescillenmiş oldu.

Özel sektörün her bir Küresel Hedef konusunda neler yaptığını raporlamasının teşvik edilmesi ise bir diğer önemli konu. Özel sektörde bu alanda Türkiye’de önemli ilerlemeler olmakla beraber daha çok çabaya ihtiyaç duyulduğunu da vurgulamak gerekir son olarak.

ban

Ban Ki-moon: Binyıl Kalkınma Hedefleri yoksullukla mücadele alanında tarihin en başarılı küresel kampanyasıydı. 2015 sonrasında SKH sayesinde yoksulluğun ortadan kaldırılması, herkesi kucaklayan bir kalkınmanın sağlanması ve insan onuruna yakışır bir dünya inşa edilmesi için uluslararası topluluğun sorumluluğunu yerine getireceğinden eminim.

YENİ KÜRESEL HEDEFLER

 

  • Hedef 1. Yoksulluğun tüm biçimlerinin her yerde ortadan kaldırılması
  • Hedef 2. Açlığın sona erdirilmesi, gıda güvenliği ve daha iyi beslenme güvencesinin sağlanması; sürdürülebilir tarımın desteklenmesi
  • Hedef 3. Sağlıklı yaşamların güvence altına alınması ve her yaşta esenliğin desteklenmesi
  • Hedef 4. Kapsayıcı ve eşitlikçi, nitelikli eğitimin güvence altına alınması ve herkes için yaşam boyu öğrenimin desteklenmesi
  • Hedef 5. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması ve tüm kadınların ve kız çocuklarının güçlenmesi
  • Hedef 6. Herkes için suyun ve sıhhi koşulların erişilebilirliği ve sürdürülebilir yönetiminin güvence altına alınması
  • Hedef 7. Herkesin uygun fiyatlı, güvenilir, sürdürülebilir ve modern enerjiye erişiminin güvence altına alınması
  • Hedef 8. Kesintisiz, kapsayıcı ve sürdürülebilir ekonomik büyümenin, tam ve üretken istihdamın ve herkes için insana yakışır işlerin desteklenmesi
  • Hedef 9. Dayanıklı altyapıların inşası, kapsayıcı ve sürdürülebilir sanayileşmenin desteklenmesi ve yenilikçiliğin güçlendirilmesi
  • Hedef 10. Ülkeler içinde ve arasında eşitsizliklerin azaltılması
  • Hedef 11. Şehirlerin ve insan yerleşimlerinin kapsayıcı, güvenli, dayanıklı ve sürdürülebilir kılınması
  • Hedef 12. Sürdürülebilir tüketim ve üretim kalıplarının güvence altına alınması
  • Hedef 13. İklim değişikliği ve etkileri ile mücadele konusunda acilen eyleme geçilmesi
  • Hedef 14. Sürdürülebilir kalkınma için okyanuslar, denizler ve deniz kaynaklarının korunması ve sürdürülebilir kullanımı
  • Hedef 15. Karasal ekosistemlerin sürdürülebilir kullanımının korunması, geliştirilmesi ve desteklenmesi, ormanların sürdürülebilir yönetimi, çölleşme ile mücadele, karasal bozulmanın durdurulması ve iyileştirilmesi ve biyoçeşitlilik kaybının engellenmesi
  • Hedef 16. Sürdürülebilir kalkınma için barışçıl ve kapsayıcı toplumların desteklenmesi, herkes için adalete erişimin sağlanması ve her düzeyde etkili, hesap verebilir ve kapsayıcı kurumların inşası
  • Hedef 17. Uygulama araçlarının güçlendirilmesi ve Sürdürülebilir Kalkınma için Küresel Ortaklığın canlandırılması

BKH’LERİN BAŞARISI

  • Birinci hedef – Aşırı yoksulluk ve açlıkla mücadele – Tarihe yoksullukla mücadele alanındaki en başarılı kampanya olarak geçti. 1990-2015 yılları arasında aşırı yoksulluk sınırında yaşayan insan sayısı yarı yarıya azaltıldı.

 

  • İkinci hedef – herkesin en az ilköğretim eğitimi alması– BKH’lerin uygulanması sonucu alt Sahra bölgesinde okula kayıt oranı 2000 yılından bu yana yüzde 20 artı. Bu oran 1990-2000 yılları arasında yüzde 8’di. Dünya genelinde okula gitmeyen çocuk sayısı 2000 yılında 100 milyon iken BKH’ler sayesinde 2015 yılında 57 milyona düştü.

 

  • Üçüncü hedef – Kadın erkek eşitliği ve kadınların toplumdaki konumlarının güçlendirilmesi – Artık kadınlar dünya genelinde parlamentolarda daha fazla temsil ediliyorlar, tarım dışı istihdamda daha falza yer alıyorlar. Ayrıca eğitimde cinsiyet eşitliğinin sağlanmasına yönelik olarak da önemli ilerleme sağlanmış bulunuyor.

 

  • Dördüncü hedef – çocuk ölümlerinin azaltılması – BKH’ler en büyük başarıyı çocuk ölümlerinin azaltılması alanında sağladı. 1990-2015 yılları arasında bir yılda hayatını kaybeden beş yaş altı çocuk sayısı üç kattan fazla azaldı.

 

  • Beşinci hedef – anne sağlığının iyileştirilmesi – BKH’ler sayesinde artık daha fazla sayısıda kadın hamilelik ve sonrasında sağlık hizmetine erişebiliyor. Dünya genelinde hamilelik ya da doğum sırasında ölüm oranları neredeyse yarı yarıya azaldı. Günümüzde küresel ölçekte doğumların dörtte üçü sağlık çalışanlarının gözetiminde gerçekleşiyor.

 

  • Altıncı hedef – HIV/AIDS, sıtma ve diğer hastalıklarla mücadele –HIV/AIDS vakalarında yüzde 40 azalma, antiretroviral ilaçlara erişim sağlanması, sıtmadan ölüm oranlarındaki büyük düşüş, verem tedavisinde elde edilen başarı BKH’lerin hastalılarla mücadeledeyi mümkün kıldığını kanıtlıyor.

 

  • Yedinci hedef – çevresel sürdürülebilirliğin sağlanması – BKH’ler sayesinde 1990’dan bu yana küresel nüfusun yüzde 90’dan fazlasının daha temiz içme suyuna erişimi sağlandı. Ozon tabakasının korunması çalışmaları sayesinde zararlı gazların üretimi engellendi.

 

  • Sekizinci hedef – kalkınma için küresel ortaklık oluşturulması – Gelişmiş ülkelerin verdiği resmi kalkınma yardımı 2000-2014 yılları arasında reel anlamda yüzde 66 arttı.

 

GÜNDEM 21 – RIO+20 BAĞLANTISI

*1992 yılında Rio’da düzenlenen Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda, ekonomik büyüme, sosyal adalet ve çevrenin korunmasını temel alan Gündem21 adlı bir belge ortaya çıkmıştı. Rio+20 ise 2012 yılında, tüm bu alanlardaki 20 yıllık ilerlemenin ele alındığı bir izleme ve değerlendirme konferansıydı. Yeni Küresel Hedefler ise temelini küresel istişareler, BKH’lerden alınan dersler ve işte bu önemli belgeden alıyor.

 

SOSYAL MEDYADA İZLEYİN

  • Sosyal Fayda Zirvesi 2015 New York ve İstanbul buluşmaları yeni Kalkınma Hedeflerini odağına aldı. Ayrıca dünyada 100’ü aşkın ülkede düzenlendi. #2030Şimdi #2030Now
  • Herkesin Radyosu (Radio Everyone) #radioeveryone projesi, 17 hedefi 7 günde dünya üzerindeki 7 milyar kişiye anlatmayı hedefledi
  • Tell Everyone #telleveryone, Stephen Hawking de dâhil olmak üzere pek çok ünlü ismin destek verdiği bir bilgilendirme kampanyasıydı.
  • Küresel Hedefler’i daha yakından incelemek isterseniz #globalgoals #kureselhedefler etiketleri ile sosyal medyada kısa bir arama yapabilirsiniz.

 

İNTERNETTE İNCELEYİN

17 yeni Küresel Hedef ve bunların 169 alt başlığı hakkında daha ayrıntılı bilgi edinmek isterseniz:

Sosyal Fayda Zirvesi nedir diye merak ediyorsanız:

 

 

Ayrıca her bir 17 hedef için EN materyal:

http://www.globalgoals.org/resource-centre/

http://www.globalgoals.org/resource-centre/the-basics/ 

 

 

 

Standart
Diğer yazılar

Nedir Güney-Güney İşbirliği ve Üçlü İşbirliği?

Kısaca tanımlamak gerekirse Güney-Güney İşbirliği, kalkınmakta olan iki ülkenin birbirine yönelik kalkınma desteğini ifade ediyor. Bu işbirliğini üçüncü bir taraf kolaylaştırıyorsa, buna Üçlü İşbirliği diyoruz. BM’nin Güney-Güney İşbirliği Ofisi (UNOSSC) de işte bu süreci izleyip kolaylaştırmakla sorumlu. İzmir’de bu hafta yapılacak bir toplantı, işte bu konuyla yakından ilgili.

UNOSSC logosu, Güney yarım küredeki ülkeler arasına kurulan bir köprüyü, yani Güney-Güney kalkınma işbirliğini temsil ediyor.

UNOSSC logosu, Güney yarım küredeki ülkeler arasına kurulan bir köprüyü, kısaca Güney-Güney kalkınma işbirliğini temsil ediyor. Yani, kalkınmakta olan ülkeler arasındaki işbirliğini.

Güney-Güney İşbirliği, kaynakların, teknolojinin ve bilginin gelişmekte olan ülkeler, diğer bir deyişle küresel Güney ülkeleri arasında paylaşımını tanımlamak için kullanılan bir terim. Güney-Güney işbirliği, Kuzey-Güney işbirliğinin bir alternatifi değil tamamlayıcısı.

Üçlü İşbirliği ise geleneksel bir donör ülke, Güney’den yükselen bir donör ülke ve yine Güney’den faydalanıcı bir ülke arasındaki işbirliğini anlatıyor.

Birleşmiş Milletler Güney-Güney İşbirliği Ofisi (UNOSSC), Güney-Güney ve Üçlü İşbirliğini küresel olarak ve Birleşmiş Milletler sistemi içinde artırmak, koordinasyonunu yapmak ve desteklemek ile görevli.

Arka plan

1974 yılında UNDP içinde kurulan bir ofis, gelişmekte olan ülkelerin kendi aralarındaki teknik işbirliğini desteklemekle görevlendirilmişti.

1978 yılında kabul edilen Buenos Aires Eylem Planı (BAPA), o dönemde adı TCDC (Gelişmekte Olan Ülkeler Arası Teknik İşbirliği) olan bu ofisin güçlendirilmesini sağladı.

BAPA, bu yeni ofisin yetkisini şu şekilde tarif ediyordu: Güney-Güney ve Üçlü işbirliğini küresel ölçekte ve BM sistemi içinde artırmak, koordine etmek ve desteklemek.

BAPA, TCDC için 15 odak alanı belirlemiş ve en az gelişmiş ülkelere, denize kıyısı olmayan gelişmekte olan ülkelere ve yine gelişmekte olan küçük ada devletlerine özel bir dikkat gösterilmesini istemişti.

BAPA’nın kabul edildiği 19 Ekim günü, 2004 yılından bu yana Güney-Güney İşbirliği Günü olarak kutlanıyor. Aynı yıl, TCDC artık Güney-Güney İşbirliği Özel Birimi (SU/SSC) olarak anılmaya başladı. Şu anda ise ofise kısaca UNOSSC diyoruz. Yani BM Güney-Güney İşbirliği Ofisi.

IFAD ile işbirliği ve 2015 İzmir toplantısı

Gelelim mevzumuza.

Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu (IFAD) ve Birleşmiş Milletler Güney-Güney İşbirliği Ofisi (UNOSSC) 2014 yılında ortak bir girişim başlattı.

Tarımsal Kalkınma ve İyileştirilmiş Gıda Güvenliği için Güney-Güney ve Üçlü İşbirliği (SSTC-ADFS) girişimi, adı üstünde Güney-Güney işbirliğinin tarım ve gıda konusundaki potansiyel faydalarına odaklanıyor. Bu kapsamda farklı toplantılarda gelişmekte olan ülkeler, uzmanlıklarını ve tecrübelerini birbirlerine aktaracaklar. Ardından başka faaliyetler gelecek.

Kasım 2014’te Washington’da düzenlenen SSTC-ADFS’nin resmi açılışı sırasında yapılan anlaşma ile bu toplantılar dizisinin ilkinin Türkiye’de yapılmasına karar verilmişti.

İşte bu kapsamda Birleşmiş Milletler Güney-Güney İşbirliği Ofisi tarafından İzmir’de 22-24 Temmuz arasında bir bilgi paylaşım ve koordinasyon toplantısı düzenleniyor. Türkiye’nin üstlendiği konu başlığı ise çiftçi örgütlerinin yönetimi ile ilgili başarılı yerel çözümler.

Su kaynaklarının etkin yönetimi, tarımsal biyoteknoloji ve hayvancılığın gelişimi gibi SSTC-ADFS girişiminin kapsadığı diğer temalar da toplantıda ele alınacak konular arasında.

Kimler geliyor

Orta Doğu, Kuzey Afrika, Avrupa ve Orta Asya’dan gelen bakanlık ve mükemmeliyet merkezi temsilcileri, İzmir’de bilgi ve görüş paylaşımında bulunacak.

Cezayir, Macaristan, Fas, Türkiye ve Özbekistan’dan teknik uzmanlar ve temsilciler, çiftçi örgütlerinin yönetimi ile ilgili başarılı yerel çözümler ve tarımsal kalkınma ile gıda güvenliğine katkı sağlayan yönlerini ele alacak.

Bu yolla, Arap Devletleri ve Avrupa ve Bağımsız Devletler Topluluğu bölgelerindeki paydaşların ve kurumların kendi metotlarını geliştirmeleri ve aynı zamanda komşularında denenmiş ve sınanmış yöntemleri uygulamaları hedefleniyor.

Toplantıda sunulan tekrarlanabilir ve ölçeklenebilir çözümlerden bazılarının, özellikle gençlerin ve kadınların faydasını amaçlayan pilot çözümlerin toplantıya katılan ülkelerde seçilen kırsal alanlara transferi için temel oluşturması bekleniyor.

Türkiye’nin katkısı

İzmir’deki Bilgi Paylaşımı ve Koordinasyon Toplantısı, yukarıda tarif ettiğim SSTC-ADFS girişimi kapsamında Birleşmiş Milletler Güney-Güney İşbirliği Ofisi tarafından düzenleniyor.

Türkiye’nin Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı da, İzmir’de bulunan Uluslararası Tarımsal Araştırma ve Eğitim Merkezi aracılığıyla ev sahipliği yapıyor.

Geçtiğimiz 20 yılda gelişmekte olan pek çok ülke, büyük çoğunluğu Güney’deki diğer ülkelerle de paylaşılabilecek potansiyelde çok önemli deneyim, uzmanlık, teknik bilgi ve teknoloji geliştirdi. Bu nedenle, Güney-Güney işbirliği bölgesel ve bölgeler arasındaki kalkınma için birincil kaynak haline geliyor.

Toplantı gündemi:  

Konsept notu: 

Basın köşesi: Basın Daveti | Media Advisory

Güney-Güney İşbirliği ile ilgili daha fazla bilgi: ssc.undp.org

Etkinlik sosyal medya etiketi: #izmirssc

Standart
Diğer yazılar

Suriyeli mülteciler için acilen 3,5 milyar dolar gerekiyor

Suriye’deki çatışmalardan kaçan yaklaşık 4 milyon mültecinin yanı sıra komşu ülkelerde bu mültecilere ev sahipliği yapan topluluklardaki 20 milyon kişinin ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla yürütülen yardım çalışmaları, finansman açığı nedeniyle sekteye uğruyor.  

Suriye Krizi Müdahalesine yönelik geliştirilen Bölgesel Mülteci ve Güçlendirme Planı (3RP) kapsamında 200’ü aşkın paydaş, 3RP’ye destek taahhütlerini bir an önce yerine getirmeleri için geçen hafta bir kez daha uluslararası topluma çağrıda bulundu.

BM kuruluşları ve STK’lar tarafından 3RP kapsamında yürütülen programlar için 4,5 milyar dolara ihtiyaç duyulmasına rağmen, Mayıs sonu itibariyle yalnızca 1 milyar dolar toplanabildi. Diğer bir deyişle, 3,5 milyar dolarlık bir açık var.

Öyle ki BM ve ortakları, önümüzdeki altı ay boyunca milyonlarca insanın en temel ihtiyaçlarını karşılayamayabilir.

Finansman açığı nedeniyle, 1.6 milyon mülteci bu yıl gıda yardımlarından yeterince yararlanamadı. 750 bin çocuk ise okula gidemiyor.

Gereken finansman sağlanmazsa, yaklaşık 130 bin aile nakit yardımından yararlanamayacak ve aylık gıda kuponlarını alamayacak.

Bölge genelindeki milyonlarca insana su ve arıtma hizmetlerinin ulaştırılmasında da birtakım zorluklar yaşanacak.

1.7 milyon kişi yakıt, barınak, yalıtım, battaniye veya kışlık kıyafet gibi ihtiyaçları karşılanmadan kış mevsimine girebilir.

Geçen yıl aralarında çocukların da bulunduğu çok sayıda kişi, son kırk yılın en soğuk kışı nedeniyle hayatını kaybetmişti.

2015 yılını yarılamış olmamıza rağmen, gereken finansmanın ancak dörtte birini elde ettik. Kış mevsimi ise kapıda.

Bu nedenle, 3RP paydaşları plan yapabilmek ve yardımları zamanında ulaştırabilmek için acil olarak mali destek verilmesini talep ediyor.

Suriye krizi, ev sahibi ülkeler üzerinde de çok önemli sosyal ve ekonomik etkiler yarattı. Beşinci yılına giren Suriye krizi, kalkınmayı ve küresel güvenliği de olumsuz etkiliyor.

3RP eksiksiz bir şekilde finanse edilirse, bu plan insanların iş bulmalarına yardımcı olacak, mikro işletme fırsatlarına erişimlerini sağlayacak ve aileler için gıda güvenliğini arttıracak. Böylelikle, istikrarın yeniden yaratılmasına da katkıda bulunacak.

Ev sahibi ülkelerin üzerindeki baskı arttıkça, sığınma arayan Suriyelilerin güvenli bir şekilde yaşamaları da zorlaşıyor.

Suriyeli mülteciler, Akdeniz’i aşıp Avrupa’ya ulaşmak için tehlikeli yolculukları göze alıyor. Bu sebeple her geçen gün daha fazla Suriyeli hayatını kaybediyor.

Bu nedenle 3RP raporu, bir an önce finansman desteği sağlanması, Suriyeli mülteciler için yeniden yerleştirme fırsatları ve başka insani kabul türlerinin geliştirilmesi gibi çözümler üzerinde duruyor.

3RP nedir?

Suriye Krizine yönelik Bölgesel Mülteci ve Güçlendirme Planı (3RP);

  • mültecilerin korunma ihtiyaçlarını karşılamayı,
  • en dezavantajlı durumdaki bireylerin insani ihtiyaçlarını gidermeyi
  • ve Suriye krizinin Türkiye, Lübnan, Ürdün, Irak ve Mısır gibi komşu ülkeler üzerindeki sosyoekonomik etkilerini değerlendirmeyi amaçlayan uluslararası bir yardım girişimi.

3RP kapsamında, 5.5 milyar dolarlık finansman talep ediliyor. Bu miktarın, 1 milyar doları ev sahibi devletlerin ihtiyaçlarına, 4.5 milyar doları ise BM kuruluşları ve STK’lar tarafından yürütülen programlara ayrılacak.

Bu finansman çağrısı, 2015’in sonunda bölgedeki Suriyeli mülteci sayısının 4.3 milyona ulaşacağı varsayımına dayanıyor.

3RP ayrıca krizden etkilenen 20 milyon ev sahibi topluluk üyesine yardım götürmeyi de amaçlıyor.

Raporu indirmek ve 3RP hakkında daha fazla bilgi almak için: www.3RPSyriaCrisis.org

3RP’ye dâhil olan bütün kuruluşların iletişim bilgileri de burada.

Standart
Diğer yazılar

‘Sayısal iletişimi odağımıza aldık’*

BM Kalkınma Programı’nın sürdürülebilir kalkınma çalışmalarının temelinde bilişim teknolojileri yer alıyor.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) Türkiye İletişim Koordinatörü Faik Uyanık, BT’nin kendi temel çalışma başlıklarının hepsinin içinde kesişen bir alan olduğunu söyleyerek BT odaklı projeleri hakkında bilgi verdi.

Birleşmiş Milletler’in küresel kalkınma ağı olan UNDP, insanlara bilgi, deneyim ve daha iyi bir yaşam kurmaları için kaynak ulaştıran ve değişimi savunan bir kuruluş.

BM Kalkınma Programı Avrupa ve BDT Bölge Merkezi’nde çalışmalar yürüten Faik Uyanık, Türkiye İletişim Koordinatörlüğü görevinin yanı sıra Doğu Avrupa ve Orta Asya’yı kapsayan bölge ofisinin de iletişim ekibinde yer alıyor.

UNDP, 177 ülke ve bölgede, çeşitli ortaklarıyla birlikte, toplumlara kendi buldukları çözümlerde yardımcı olarak, onların ulusal ve küresel kalkınma çabalarına destek veriyor.

UNDP Türkiye’nin de 3 temel alanda ilerleme kaydetmek için çalıştığının altını çizen Uyanık, bunları şöyle sıraladı:

Kapsayıcı ve sürdürülebilir büyüme, kapsayıcı ve demokratik yönetişim ve iklim değişikliği ile çevre.

Uyanık, “UNDP, bu temel alanlara ek olarak, politika ve projelerde, kadınların, özel sektörün, kapasite geliştirilmesinin ve ‘Bilişim ve İletişim Teknolojileri’nin rolüne büyük önem veriyor. UNDP, bu alanlarda ilerleme kaydedilebilmesi ve Türkiye’nin kalkınmasına katkıda bulunabilmek için, hükümet, yerel yönetimler, sivil toplum, üniversiteler ve özel sektörle ortaklıklar kuruyor. Biraz önce de dile getirdiğim gibi BT; temel çalışma başlıklarımızın hepsinin içinde kesişen bir alan. BT’yi kalkınmaya  katkı sunan bir araç olarak görüyoruz. Kalkınmadan anladığımız da sürdürülebilir, kapsayıcı ve insani kalkınma. BT bizim için her türlü hedefe giden yolda kolaylaştırıcı bir unsur” dedi.

Türkiye’nin farklı şehirlerinden gençler BT alanında yetiştirilip yarının dünyasına hazırlanıyor

Türkiye’nin orta gelir tuzağının içinde olduğuna dikkat çeken Uyanık, “Böyle ülkeler, bir türlü belli bir noktadan sonra daha fazla büyümeyi başaramıyor, bir tıkanma söz konusu oluyor. Oysa katma değer yaratan sektörlere odaklanmak çok önemli; bunların en başında da BT geliyor.  BT diğer tüm sektörleri de besliyor” açıklamasını yaparak UNDP’nin BT’yi de kapsayan projelerini şöyle anlattı:

“‘Geleceğini Tasarla Programı’ hâlâ devam ediyor. Program ortakları arasında Microsoft, Kalkınma Bakanlığı da var. Programda; genç gönüllüler kendi BT uzmanlıklarını akran eğitimi yöntemiyle kitlelere yaygınlaştırıyor. Çevrimiçi ve yüz yüze eğitimlerle gençlerin kişisel gelişimleri ve kapasiteleri geliştiriliyor. İnternet girişimciliği ve internet güvenliği konusunda gençler arasında farkındalığın artırılması hedefleniyor. ‘Bilişimde Genç Hareket’ programında; UGP, Cisco, İTÜ, Habitat Kalkınma ve Yönetişim Derneği ile TBV bulunuyor. Bu programda da Türkiye’nin farklı şehirlerinden yüzlerce genç BT alanında eğitilerek yarının dünyasına hazırlanıyor. ‘Dijital Dünyana Beni de Dahil Et’ projesinin ortakları da; Intel, MEB, TBV ve Habitat Kalkınma ve Yönetişim Derneği. Uzun soluklu bu dönüşüm projesi; Türkiye’de sayısal uçurumun kapatılması için kamu, özel sektör, kalkınma ajansları ve STK iş birliğiyle başlatıldı ve yaratıcı bir nesil yetiştirmek projenin başlıca hedeflerinden biri oldu. ‘Türkiye’de Gençlik Ağlarının Güçlendirilmesi Projesi’nde de, Cisco ve Teachers Without Borders ile çalıştık. Projede yeni gençlik merkezlerinin ve gençlik STK’larının faaliyetleri hakkında veritabanı oluşturuldu, web 2.0 ve internet güvenliği gibi konularda sanal eğitimler alınabilmesi hedeflendi. Türkiye Vodafone Vakfı’nın da ortakları arasında yer aldığı ‘Bilgisayar Bilmeyen Kalmayacak Projesi’ sona erdi. Proje sayesinde 81 ilden 1 milyon genç bilgisayar eğitimlerini ücretsiz olarak aldı. ‘Internetle Hayat Kolay Projesi’nin amaçlarından biri de yeni medya araçlarının bilinçli kullanımı konusunda farkındalık sağlamak. Proje ortakları arasında TTNET de bulunuyor. Projenn sonunda 123 gönüllü eğitmenle toplamda 12 bin kişi sayısal dünya ile tanıştırılacak. İlk aşamasının 2005, 2. aşamasının da 2009’da başladığı ‘Bilenler Bilmeyenlere Bilgisayar Öğretiyor Projesi’nde; Kalkınma Bakanlığı, Microsoft ve Ulusal Gençlik Parlamentosu da yer alıyor. Bol ödüllü bu projemiz; özellikle sosyal imkânları kısıtlı genç, kadın, çocuk ve engelli bireylerin BT konusunda kapasitelerinin geliştirilmesi amacını güdüyor. Genel model şu şekilde oluyor: En başta bir tohum atıyorsunuz, önce eğitmenleri eğitiyorsunuz, ondan sonra o eğitmenler bölgelere dağıtılıyor, o bölgede yeni eğitimler düzenleniyor. İletişimini yapmaktan çok memnun olduğumuz bir proje.”

Faik Uyanık, diğer yandan Dışişleri Bakanlığı ile gerçekleştirilen e-Konsolosluk projesiyle ilgili olarak da şu bilgileri verdi: “5 milyon 800 bin dolarlık bütçesi olan bir proje. Proje kapsamında elde edilen deneyim ve uzmanlıklar, diğer kamu hizmeti sektörlerinde de bu modelin kullanılmasına imkân verecek. Çalışmayı, kapsayıcı demokratik yönetişim alanında gerçekleştiriyoruz.”

Sosyal medyanın örgütleyici yeteneği var

Projelerin hem tekrarlanabilir hem de ölçeklenebilir olmasının öneminin altını çizen Uyanık, “Türkiye’de yerel ortaklarla çalışıyoruz. Ülkenin veya sektörün bütün sorunlarına çözüm bulmak mümkün değil ama dünyanın değişik yerlerindeki deneyimlerden yararlanıp yerel koşullara uyarlıyoruz.  Tüm BT projelerinde; Habitat Kalkınma ve Yönetişim Derneği aktif bir ortağımız. Küresel olarak gerçekleştirdiğimiz ve Türkiye’de de lansmanını yaptığımız, tanıtmaya çalıştığımız işlerimiz var. İnovasyon odağımızda, ki inovasyonun içinde teknoloji muhakkak mevcut. İnovasyon; kapsayıcı, sürdürülebilir, insani gelişmenin olmazsa olmazlarından biri haline geldi. Çünkü artı değer ve katma değer üretmek zorundasınız. Bir adım daha ileriye gidebilmek için, bir noktadan sonra tıkanmamak için. İnovasyon burada devreye giriyor ve inovasyonun hemen arkasında da BT var. Bu düşünceyle SHIFT adlı etkinliğimizi Türkiye’de de düzenledik.

Burada kalkınma sorunları tespit ediliyor ve bir atölye çalışması yapılıyor. SHIFT bir sosyal fayda zirvesi. Sosyal medyanın boş zaman geçirmenin dışında pek çok alanda örgütleyici yeteneği var. Ülkelerin kalkınma çabalarına nasıl katkıda bulunabilir bakış açısıyla yaklaşıyoruz. Teknoloji, kalkınma gündeminin ayrılmaz bir parçası haline geldi. Türkiye’de sosyal medyayı en etkin kullanan uluslararası kuruluşlardan biriyiz.  Kuruluşların bu sorumluluğun bilincinde olması ve faydalı içerik üretebilmeleri çok önemli. Sayısal içeriğin Türkiye’de alıcısı var, yeter ki doğru içeriği üretin. Mobile de daha fazla ağırlık vermek istiyoruz, Türkiye’de yaptığımız projelerin bir kısmında da mobil uygulamalar geliştirildi, küreselde de bazı mobil uygulamalarımız mevcut. Bunların hepsini web sitemize koyduk. Sayısal iletişimi odağımıza aldık” açıklamasını yaptı.

Ekleme Tarihi: 29 Haziran 2015 / 07:11
*Kaynak: http://www.bthaber.com/sayisal-iletisimi-odagimiza-aldik

Standart