Diğer yazılar

Eşitsizlikler: Gelirin ötesinde, ortalamaların ötesinde, bugünün ötesinde*

igr kapak.jpg

9 Aralık 2019 – UNDP’nin İnsani Gelişme Raporu Ofisi, bugün resmen açıklanan raporu hazırlamaya bir yıl önce başlamıştı. Doğal olarak ofisteki araştırmacılar önce bir literatür taraması yaptı ve eşitsizlikle ilgili çok sayıda araştırmaya ulaştılar. Görüldü ki eşitsizlik konusunun ele alınış biçimi hakkında pek çok farklılık mevcut. Genel olarak odaklanılan konu, gelir dağılımı ve refahın bölüşümüne dair olan eşitsizlikler. Ayrıca refaha ve temel hizmetlere erişime dair politikalar da hep odakta yer alıyor.

Dünya Bankası araştırmaları gösteriyor ki dünyanın üçte ikisinde gelir eşitsizliğine dair en önemli gösterge olan Gini katsayısında bir azalma var. Normalde bir ülkede gelir dağılımındaki adaletsizlik ne kadar fazlaysa Gini katsayısı o kadar büyüktür. Bu katsayı sıfıra yaklaştıkça, gelir dağılımındaki adaletsizliğin azaldığı anlamı ortaya çıkar.

Ancak insanlara eşitsizliğe dair görüşleri sorulduğunda algılanan eşitsizlik ve gelir eşitsizliği arasında bir uyumsuzluk göze çarpıyor. Dünya çapında yükselen protesto dalgalarına baktığımız zaman da aynı manzara ile karşılaşıyoruz.

Dolayısıyla artık eşitsizlik çalışanların gelirin ötesine geçmesi gerekiyor. Ortalamaları da artık tek gösterge olarak ele alamayız. Eşitsizlikleri artık Gini gibi tek bir rakam ile gerçek manada algılamak çok kolay değil. Geçmişteki örüntüleri elbette açıklamak önemli, ama bugünün ötesine, geleceğe bakmak da bir o kadar önemli. 

Bu nedenle 21. yüzyıldaki insani gelişmedeki eşitsizlikleri ela alan 2019 İnsani Gelişme Raporu’nun teması, “Gelirin ötesinde, ortalamaların ötesinde, bugünün ötesinde” olarak belirlendi.

beyond.jpg

Örneğin ülkeler içindeki ve arasındaki eşitsizlikleri anlayabilmek için artık iklim değişikliğinin etkilerini ve teknoloji faktörünü doğru değerlendirmek büyük önem taşıyor.

Bu seneki raporun üç ana mesajı var. 

Birincisi, yeryüzünde şu an eşitsizliğe dair hem olumlu hem de olumsuz eğilimlerin bulunduğu gerçeği. Örneğin doğumda beklenen yaşam süresi ve çocuk ölüm oranlarındaki iyileşme, düşük insani gelişme düzeyine sahip olan ülkelerde yüksek insani gelişmeye sahip olan ülkelere göre iki kat daha hızlı. Bu bir yakınsamaya işaret ediyor. Benzer bir yakınsama, ilk öğrenime kayıt oranlarında ve mobil teknolojilere erişimde de böyle. Ayrıca yoksul bireylerin nüfuslara olan oranları da azalıyor. Bunlar esasen 2000-2015 yılları arasını kapsayan küresel kalkınma gündemi olan Binyıl Kalkınma Hedefleri’nin odaklandığı başlıca göstergelerdi.

Temel yetkinliklerde durum böyle iken, gelişmiş yetkinliklere dair göstergelerde kaygı verici biçimde genişleyen başka uçurumlar var. Örneğin doğum yerine ilerleyen yaşlarda beklenen yaşam süresine bakarsak farklı insani gelişme seviyelerindeki ülkeler arasındaki uçurum genişliyor. Çok yüksek insani gelişme düzeyine sahip ülkelerde, düşük insani gelişme düzeyindeki ülkelere göre beklenen ömür süresi iki kat daha hızlı artıyor.

yetkin.jpg

Teknolojiye erişimde de benzer bir tablo var. Hızlı internete erişim, yüksek insani gelişme düzeyindeki ülkelerde, düşük insani gelişmeye sahip ülkelere oranla çok daha hızlı ilerliyor.

Ülkelerin içinde de benzer eşitsizlikler var.

Genel olarak temel göstergelerde ve başarılarda yakınsama gözlemlenirken, gelişmiş göstergelerde ıraksama dikkat çekiyor.

Mesela 40 yaşındaki yaşam beklentisine bakınca, gelişmiş ülkelerde, gelir dağılımında en alt ve en üstteki yüzde birlik dilim arasında erkeklerde 15, kadınlarda ise 10 yıl fark var.

temel.jpg

ornek

Ülkeler içinde olduğu kadar ülkeler arasında da durum böyle. Dolayısıyla yeni bir bakış açısına ihtiyaç var. Yani 21. yüzyılda insana yakışır ve müreffeh yaşamı ölçmek için yeni yaklaşımlar gerekli.

Raporun ikinci mesajı ise, eşitsizliğin toplum tarafından istenmeyen sonuçları beraberinde getirdiği anlatısıyla kısmen çelişen bir sonuç. 

Raporun yazarları eşitsizliğe yol açan ana sebepleri saptamaya çalıştılar. Rapor, eşitsizlik şu ve şu sonuca yol açıyor demek yerine, esasen bu sonuçların eşitsizleştirici dinamiklerin nedeni olduğunu anlatıyor.

Eşitsizlikler çoğu zaman doğumda hatta doğumdan da önce başlıyor. Dolayısıyla ulusal politikalar ve kurumlar elbette çok önemli. Ama insani gelişme ve gelir eşitsizliği ile düşük sosyal mobilite arasında da doğrudan bir ilişki var.

gatsby.jpg

Eşitsizlik ortamında çocuklar ve ailelerin sosyo ekonomik statüleri arasında çok yüksek bir korelasyon var. Bunu açıklayan grafiğe “Muhteşem Gatsby Eğrisi” diyoruz

gats.jpg

Üçüncü mesaj ise bu durumun kaçınılmaz ve önlenemez olmadığı. Gerçekten de politikalar ve kurumlar ciddi bir fark yaratabilirler. 

Elbette küresel bir raporda spesifik politika tavsiyesi zor olsa da, bir şablon temin ediyor 2019 İnsani Gelişme Raporu. Burada da örneğin iklim ve teknoloji bağlamları arasındaki bağlantıyı anlayabilmek çok önemli.

cerceve.jpg

Çünkü iklimin etkileri eşitsizleştirici. İklim değişikliği en alttakileri daha çok ve daha hızlı etkiliyor. Bu durum da hem ülkeler içinde, hem de ülkeler arasında bu şekilde. 

Tabii bu ilişkiyi kavradıkça iklim değişikliği gibi konulara politika yanıtı vermek bir yandan da güçleşebiliyor. İnsani gelişmenin farklı yönleri bakımından kutuplaşmış olan toplumlar, bu tarz meselelere ortak bir yanıt vermekte güçlük çekebilirler.

Tersinden baktığımızda da şu sonuç ortaya çıkıyor: Eşitsizliğe yanıt vermek iklim eylemini kolaylaştırabilir.

Tabii teknoloji de toplumları, ekonomileri ve davranışları değiştiriyor. Herkesin düşüncesi bunun etkisinin pozitif olacağı. Ama farklı sosyoekonomik seviyelerdeki bireylerin bundan nasıl etkileneceği büyük bir mesele.

techno.jpg

Bu değişimden genellikle gelir dağılımı açısından en üst veya en alt değil ama orta sınıfta olanların daha fazla etkilendiğini görüyoruz. Sonuç olarak teknoloji insandan ayrı bir olgu değil, toplumu, ekonomiyi ve siyaseti şekillendiriyor. Yani yapay zeka gibi teknolojilerin eşitsizlikler üzerindeki etkisine çok dikkatli eğilmek gerekiyor.

Türkiye’nin bölgesinde vaziyet

Peki, Türkiye’nin de içinde yer aldığı Doğu Avrupa, Kafkaslar ve Orta Asya bölgesine baktığımız zaman durum nasıl?

Balkan ülkeleri, Türkiye ve eski Sovyet ülkeleri sonuç olarak orta gelirli ülkeler. Türkiye hariç hepsi sosyalist bir geçmişten geliyor ve otuz yıl önce Berlin Duvarı yıkıldığından beri bir geçiş süreci yaşıyorlar.

Bölgedeki rakamlara baktığımızda aslında insani gelişme açısından, bireylere sunulan fırsatlar açısından, diğer bölgelere kıyasla çok iyi bir manzara var. Yani soğuk savaştan bu yana büyük bir refah artışı yaşadı bu ülkeler. Ama bu ilerleme ülkeler içinde çok adil dağılmadı. Otuz sene önce bu ülkelerde eşitsizlikler daha azdı. Çok sayıda zengin yoktu. Neredeyse tüm kadınlar çalışmak zorundaydı, o anlamda da eşitlik yüksekti. Sosyalist sistemlerin sunduğu buna benzer eşitliklerin çoğu bugün ya kaybedilmiş durumda, ya da ciddi bir baskı altında.

Balkanlara ve eski Sovyet ülkelerine baktığımızda işsizlik ve kısmen de kayıt dışı istihdam ciddi bir problem. İş nedeniyle yurtdışına göç oranları yüksek. Çoğu insan, coğrafi konumlarına göre ya AB ülkeleri, İsviçre ve Rusya’ya, ya da bazen Kazakistan’a ve diğer yerlere göçüyor. Bazı ülkelerde nüfus azalıyor.

Örneğin Ukrayna, Sırbistan ve Moldova’da başkentlere ya da yurtdışına göç çok yaygın. Elbette bu eğilim beşeri sermaye ve kalkınma perspektiflerini de değiştirebilir.

Avrasya coğrafyasında eşitsizlik algısı da çok güçlü. Sadece sosyoekonomik de değil, siyasi eşitsizlikler de sözkonusu. Yani kanun önündeki eşitsizlikler. Bu ülkelerin çoğunda bazı insanlar diğerlerinden daha eşitler. 

guc.jpg

Kısacası Gini artık yetersiz gelmeye başladı. Yoksulluk ve eşitsizliği ölçmeyi hedefleyen hanehalkı bütçe anketleri de çok işe yaramıyor. Bu türden araştırmalarda en yoksullar ve en zenginler arasındaki farklar çok iyi yansıtılamıyor. 

Orta sınıfta bu durum görece daha iyi olmakla beraber günde 10 ve 100 dolar kazanan bireyler arasındaki farkı göremiyoruz. Avrasya bölgesinde 2013-2017 arasında orta sınıf 5 milyon kişi azaldı. Yani gelir eşitsizliği arttı.

Ukrayna, Kazakistan, Ermenistan, Belarus ve Tacikistan gibi ülkelere baktığımızda bu ülkelerin bazılarında son birkaç yıl içinde devrimler yaşandı. Bu toplumsal olaylarda kaynaklara erişimle ilgili eşitsizlik algısı tetikleyiciydi.

Avrasya bölgesinde beşeri sermaye görece nitelikli, beceri sahibi işgücü sayısı da öyle. Ama oransal olarak bakıldığında beceri sahibi işgücü oranı OECD ortalamasının yarısı kadar.

İklim ve yoksulluk arasındaki bağlantıya bakarsak.

Sürdürülebilir olmayan kaynak ve arazi yönetimi ve  iklim değişikliği burada iki belirleyici faktör. Bu bağlamda yoksulluk ve eşitsizlik bağlantısına güzel bir örnek, Aral Denizi (ya da Gölü) havzasında yaşananlar.

Son altmış yıldaki sulama politikaları ve iklim değişikliğinin etkileri bu gölü neredeyse kuruma noktasına getirmişti. Kazakistan ve Özbekistan arasındaki bu göl çevresindeki yoksulluğun bu durumdan bağımsız olduğunu düşünemeyiz.

Gelecekteki eşitsizliği ele almak için sürdürülebilirlik, sürdürülebilir kaynak yönetimi ve insana yatırım kilit önemde. Bu faktörler olmadan küresel dijital ekonomiye adaptasyon da zor olacak.

Örneğin STEM eğitimine daha fazla yatırım yapılması gerekiyor. Bu anlamda Avrasya bölgesinde vaziyet görece iyi olsa da, kızların STEM erişimi erkeklerin oranından az. Oran üçe iki düzeyinde.

Peki eşitsizlikle mücadele politikalarını nasıl finanse edeceğiz? 

Avrasya ülkelerine baktığımızda fosil yakıt teşviki hala çok yüksek.

Ama örneğin son yıllarda Ukrayna cesurca bu eğilimin tam tersi yönde adımlar atıyor. Fosil yakıt teşviklerine ayrılacak para ile bordro vergisinin düşürülmesi, sosyal yardımlar ve emeklilik fonu gibi alanlara yatırım yaptılar. İşgücü vergisi ile istihdam konusundaki yatırımlara eğildiler.

İklim ve gelir eşitsizliği arasında nasıl bir bağlantı var?

Bir kere iklim değişikliği en temel sektörlerden biri olan tarımı ve gıda üretimini etkiliyor. Dolayısıyla geçim kaynaklarını etkiliyor. Buna benzer, pek çok farklı sektör var. Ormanlar ve ona bağlı sektörler bunlara örnek. 

ekolo.jpg

Diğer bir etki kanalı ise doğal afetler. Bilimsel olarak iklim değişikliği ile birebir bağlantıyı kanıtlamak zor olsa da ekstrem hava olayları artık tüm dünyada daha sık görülüyor ve verdiklerin hasarların maliyeti de sürekli artıyor.

Bu gibi değişikliklerin etkilerine hazır olmayan bireyler ve toplumlar çok daha kırılgan oluyor, ve daha da yoksullaşıyorlar.

İklim değişikliği konusunda elbette sera gazı salımlarını azaltım gibi politikalar çok önemli. Ama iklim değişikliğine uyum konusundaki politikalar da bir o kadar hayati önemde.

Geçen sene Fransa fosil yakıt vergisini artırmak isteyince yaşananlar da ciddi bir sinyaldi. Vergilerin artışı en çok, en alttakileri etkileyince, “sarı yelekliler” protesto dalgası ortaya çıkmıştı.

Uyum tarafında zengin ülkelerin daha fazla kaynağı var. Örneği deniz suyunu kullanma gibi teknolojilere daha fazla kaynak ayırmaları çok daha kolay. Öte yandan dünyanın başka taraflarında nehir deltalarında yaşayan yoksullar, seller ve kasırgalarla boğuşuyor ve gidecek başka hiçbir yerleri yok.

Peki Balkanlarda eşitsizliklerle mücadele politikalarında organik bir değişim var mı?

Avrasya’nın geneline bakıldığında Balkanlar ve diğer yerlerde 90’ların başında eşitsizlik azdı. Bu tabloyu o şekilde tutmak ise zorluydu. Dolayısıyla farklı türlerde eşitsizlikler ortaya çıktı. 

Geçişler elbette zorlu süreçler. Bir sistemden diğerine nasıl ve ne kadar hızlı bir geçiş istiyorsunuz ve bunun için neyi feda  etmeye hazırsınız? Buna verdiğiniz cevap, değişimin niteliğini de şekillendiriyor.

Yugoslavya iç savaşı 90’lar boyunca sürdü. Yugoslavya’nın eşitliğe dair mirası bu süreçte çoğunlukla yitirildi. Bu ülkelerden çok sayıda birey, AB ülkelerine çalışmaya gittiler. 2000’lerin ilk on yılında süren toparlanma sürecinde sosyal yardım fonların büyük kısmı gaziler ve en yoksullara ayrıldı. Emeklilik ve sosyal güvence sistemlerini finanse etmek ise zorlaştı. Elbette bu bölgenin genel bir karakteri olarak görülen nüfus azalması da önemli bir faktördü. Bosna ve Sırbistan gibi ülkelerde nüfus azalıyor. Bunun nedenleri düşük doğum oranı, görece az olan yaşam beklentisi ve elbette göç. 

Bye-Bye, Balkans” makalesine göre neredeyse tüm Balkanlar yok olacak bu gidişle. İşçi dövizleri bölge ülkeleri için elbette önemli olsa da, hükümetlerin göçün fayda ve zararlarını çok iyi dengelemesi gerekiyor.

Moldova, Ukrayna ve Azerbaycan gibi ülkelerde ise durum bambaşka nüfus açısından.

Peki acaba AB uyum süreci eşitsizliklerle mücadelede bir kaldıraç etkisi yaratabilir mi?

Savaşlar sonrasında 2000-2010 arası Balkanlarda ciddi bir ekonomik büyüme vardı. Burada elbette AB’nin rolü kritik önemdeydi.

Ama ülkenizde kişi başına gelir Avusturya ve Almanya’nın 20’de biri olduğunda göç kaçınılmaz oluyor ve temel göstergelerde acilen yakınsamanın sağlanması gerekiyor.

Tabii son döneme baktığımız zaman da AB, genişleme müzakerelerini dondurma eğilimine girdi. Tüm bu faktörler nedeniyle de aday ülkelerde sosyal alan, sosyal haklar gibi konular çok ihmal edilir oldu ki bu durum gerçekten riskli.

Türkiye’deki vaziyet

Bu sene Türkiye ilk kez olarak İnsani Gelişme Endeksi’nde Çok Yüksek İnsani Gelişme kategorisine yükseldi. Yüksek enflasyon ve işsizlik ortamında bu durumu nasıl açıklayacağız?

Bu arada Türkiye gibi Kazakistan, Karadağ ve Belarus da bu yıl en yüksek insani gelişme kategorisine yükseldiler.

Bir kere bu endeks, kişi başına gelir kadar, beklenen yaşam süresi ve beklenen okullaşma süresini de – yani ekonomi, sağlık ve eğitime dair göstergeleri – dikkate alıyor. 

Bunun nedeni uzun dönemdeki insani gelişme trendlerini daha iyi gözlemleyebilmek.

İnsani Gelişme Raporu’ndaki farklı endeksler, üye ülkelerin resmi istatistik ofislerinin açıkladığı rakamlara dayalı olarak hesap ediliyor.

Tutarlı zaman serisi verileri ve yeni kriterlere göre Türkiye’nin İGE eğilimleri

Doğumda beklenen yaşam süresi Beklenen öğrenim süresi Ortalama öğrenim süresi Kişi başına GSMH (2011 SGP Dolar) İGE değeri
1990 64,3 8,9 4,5 11.214 0,579
1995 67,0 9,6 4,8 12.089 0,607
2000 70,0 11,1 5,5 13.656 0,655
2005 72,4 11,9 6,1 16.129 0,691
2010 74,5 13,8 7,2 17.804 0,743
2015 76,5 16,2 8,0 23.048 0,800
2016 76,9 16,4 7,6 23.409 0,800
2017 77,2 16,4 7,7 24.702 0,805
2018 77,4 16,4 7,7 24.905 0,806

Normal olarak uzun dönemli ekonomik ve demografik trendleri yakalamaya çalışan İnsani Gelişme Endeksi değerleri de yıldan yıla dramatik bir şekilde değişmiyor.

Satın Alma Gücü Paritesi metodu, kısa dönemli makroekonomik dalgalanmaların insani gelişme endeksi hesaplamalarına birebir yansımasını önlüyor. 2018 yılında Türk lirasının başlıca para birimleri karşısında ciddi ölçüde değer kaybetmesi gibi etmenler de bu nedenle İGE hesaplamalarını çok dramatik şekilde etkilemiyor.

Ama elbette Türkiye için 2018 ve 2019 hanehalkı bütçe anket sonuçlarını aldığımızda Türk orta sınıfında bir daralma görebiliriz. Bu da Türkiye’nin İGE performansını uzun vadede etkileyebilir.

Türkiye’nin İGE başarısı büyük ölçüde son on veya onbeş yılda sağlık sistemine yaptığı yatırımlarla açıklanabilir. Ülke içinde sağlık altyapısına önemli bir yatırım yapıldı, sağlık sigortasının ve genel anlamda sosyal güvencenin kapsamı genişletildi.

Bu adımlar da bireylerin sağlık hizmetlerini erişimini ciddi ölçüde iyileştirdi. E-yönetişim sistemindeki iyileşmeler de (aile hekimleri ve hastaneler için çevrimiçi randevu alabilme gibi kolaylıklarla) bu ilerlemeye katkıda bulundu. Özellikle son 5-6 yılda bu uzun dönemli yatırımların sosyal göstergelere daha fazla yansıdığını görüyoruz.

Avrasya bölgesindeki çoğu ülkenin aksine Türkiye sosyalist bir geçmişten gelmiyor. Dolayısıyla temel kamu hizmetlerine yapılan yatırım, Türkiye için İGE değerini yükseltme bağlamında önemli bir etkiye sahip.

Gelirleri ve sağlık sistemleri birbirinden çok farklı olan Bangladeş, Brezilya, Etiyopya, Fransa, Gana, Endonezya, Japonya, Peru, Tayland, Türkiye ve Vietnam’da hükümetler evrensel sağlık sigortası oluşturup kapsamı da düzenli olarak artırdılar.

Bu ülkelerde genel olarak önce memurlar ve kamu sektörü çalışanlarına sağlık sigortası sağlandı. Daha sonra ciddi bir siyasi sorumluluk üstlenilerek bu kapsam yıldan yıla yoksullar ve kırılgan gruplara doğru genişletildi. 

Bu arada Türkiye gibi dönemsel makroekonomik değişimler yaşayan Filipinler ve Endonezya gibi ülkelerde de İGE performanslarında ciddi bir değişim olmadı.

Ama elbette Yemen, Suriye veya Venezuela gibi kriz ülkelerinde görece kısa sayılabilecek zaman dilimlerinde İGE bağlamındaki değişim çok daha dramatik oluyor. Bunun da başlıca sebebi, gelirdeki dalgalanma kadar, çocuk ölüm oranlarındaki artış ve sağlık hizmetlerine erişimdeki güçlükler oluyor.
*Bu yazıda 2019 İnsani Gelişme Raporu, ekleri, UNDP’nin Avrasya bölgesi kıdemli ekonomistlerinden Ben Slay ve İnsani Gelişme Raporu Ofisi Direktörü Pedro Conceição’nun 5 Aralık 2019 tarihinde Avrasya bölgesinden basın mensuplarına yaptıkları sunumlardan yararlandım.

Standart
Diğer yazılar

Mozart’ın Requiem’ini Türkçeleştirme denemem

Dynamic-854f6c56-e99e-5187-af3b-d036c29df578

Kasım 2016’da Mozart’ın Requiem’ini söylemiştik İstanbul Avrupa Korosu olarak. O konser öncesindeki provalar boyunca yavaş yavaş Latince sözleri İngilizce çeviriler üzerinden Türkçeleştirmeye girişmiştim.

Tabii serbest usulde bir çeviri oldu. Sözcük uzunluğu ve kafiyeler gibi durumların yanı sıra, dini kavramlarda Türkiye’de günlük hayatta İslami kavramlar için kullanılan kelimelere yöneldim.

Örneğin bağışlama için rahmet, ışık yerine nur, kral yerine sultan.

Çünkü ele alınan temalardaki benzerlik ilgimi çekmişti. Çeviriyi bu şekilde yapınca sözleri anlamlandırmak benim açımdan daha kolay oluyor. Mesela, Allahümme Barik duası ile IV. Bölümdeki (Offertory’deki) Domine Jesu kısmı arasında ciddi bir benzerlik var.

Ara ara bu şekilde yaptığım çevirileri buraya yerleştirmeye devam edeceğim.

Pdf versiyonu

REQUIEM / REST / İSTİRAHAT

Requiem aeternam dona eis, Domine,
et lux perpetua luceat eis.
Te decet hymnus, Deus, in Sion,
et tibi reddetur votum in Jerusalem.
Exaudi orationem meam,
ad te omnis care veniet.
Requiem aeternam dona eis, Domine,
et lux perpetua luceat eis.

Grant them eternal rest, Lord,
and let perpetual light shine on them.
You are praised, God, in Zion,
and homage will be paid to You in Jerusalem.
Hear my prayer,
to You all flesh will come.
Grant them eternal rest, Lord,
and let perpetual light shine on them.

Ebedi istirahat bahşet rabbim onlara
Ve nur-u daim olsun üzerlerine
Hamd-ü Senalar Siyon’da rabbim sana
Hürmetler sunulacak Kudüs’te sana
İşit duamı
Dönecek tüm canlar sana
Ebedi istirahat bahşet rabbim onlara
Ve nur-u daim aksetsin üzerlerine

II. Kyrie

Kyrie, eleison.
Christe, eleison.
Kyrie, eleison.

Lord, have mercy on us.
Christ, have mercy on us.
Lord, have mercy on us.

Rabbim rahmet bize
Mesih rahmet bize
Rabbim rahmet bize

III. Sequence

1. Dies irae

Dies irae, dies illa
Solvet saeclum in favilla,
teste David cum Sibylla.
Quantus tremor est futurus,
quando judex est venturus,
cuncta stricte discussurus!

Day of wrath, day of anger
will dissolve the world in ashes,
as foretold by David and the Sibyl.
Great trembling there will be
when the Judge descends from heaven
to examine all things closely.

Gazap günü, öfke günü
Küllerinde eriyecek dünya
Davut ile Kahinlerin dediği gibi
Sarsıntı büyük olacak
Hakim cennetten indiğinde
Tetkik etmek için her şeyi iyice

2. Tuba mirum

Tuba mirum spargens sonum
per sepulcra regionum,
coget omnes ante thronum.

The trumpet will send its wondrous sound
throughout earth’s sepulchres
and gather all before the throne.

Davulun görkemli sesi yayılacak
Yeryüzünün kabirlerine
Ve toplayacak herkesi tahtın önüne

Mors stupebit et natura,
cum resurget creatura,
judicanti responsura.
Liber scriptus proferetur,
in quo totum continetur,
unde mundus judicetur.

Death and nature will be astounded,
when all creation rises again,
to answer the judgement.
A book will be brought forth,
in which all will be written,
by which the world will be judged.

Ecel ve tabiat hayret edecek
Yaradılan ne varsa yine yükseldiğinde
Sorguya çekilmek üzere.
Bir defter çıkacak açığa
Her şeyin yazılı olduğu
Ve alemleri yargılayacak olan.

Judex ergo cum sedebit,
quidquid latet, apparebit,
nil inultum remanebit.

When the judge takes his place,
what is hidden will be revealed,
nothing will remain unavenged.

Hakim yerini aldığında
Çıkacak açığa gizlenen ne varsa
Hesapsız kalmayacak hiçbir dava

Quid sum miser tunc dicturus?
quem patronum rogaturus,
cum vix justus sit securus?

What shall a wretch like me say?
Who shall intercede for me,
when the just ones need mercy?

Ne söyler ki benim gibi biçare?
Kim şefaat eder bana,
Adiller de rahmete muhtaçsa?

3. Rex tremendae

Rex, Rex

Rex tremendae majestatis,
qui salvandos savas gratis,
salve me, fons pietatis.

King, King

King of tremendous majesty,
who freely saves those worthy ones,
save me, source of mercy.

Sultan, Sultan

Sultan-ı Haşmet-i muazzama
Hak edenlerin kurtarıcısı
Kurtar beni rahmet pınarı

4. Recordare

Recordare, Jesu pie,
quod sum causa tuae viae;
ne me perdas illa die.
Quaerens me, sedisti lassus,
redemisti crucem passus;
tantus labor non sit cassus.

Remember, kind Jesus,
my salvation caused your suffering;
do not forsake me on that day.
Faint and weary you have sought me,
redeemed me, suffering on the cross;
may such great effort not be in vain.

Hatırla muhterem İsa
Benim kurtuluşum azap getirdi sana
Terk etme beni o gün de.
Beni aradı gözlerin zayıf ve bitkin
Şefaat ettin çarmıh azabında
Bu büyük çaba çıkmasın boşa.

Juste judex ultionis,
donum fac remissionis
ante diem rationis.

Righteous judge of vengeance,
grant me the gift of absolution
before the day of retribution.

Din gününün adil hakimi
Af hediyeni bahşet bana
Hak edilen gün gelmeden önce.

Ingemisco, tamquam reus:
culpa rubet vultus meus;
supplicanti parce, Deus.

I moan as one who is guilty:
owning my shame with a red face;
suppliant before you, Lord.

İnlerim ben ki mücrim
Üstlenirim günahımı kızıldır yüzüm
Yalvarırım önünde yüce rabbim

Qui Mariam absolvisti,
et latronem exaudisti,
mihi quoque spem dedisti.

You, who absolved Mary,
and listened to the thief,
give me hope also.

Sen ki Meryem’in şefaatçisi,
Hırsızı dahi dinleyen,
Benim de ümidimsin.

Preces meae non sunt dignae,
sed tu, bonus, fac benigne,
ne perenni cremer igne.

My prayers are unworthy,
but, good Lord, have mercy,
and rescue me from eternal fire.

Benim dualarım kıymetsiz,
Ama ulu rabbim rahmet eyle,
Ve sokma beni o ebedi ateşe.

Inter oves locum praesta,
Et ab haedis me sequestra,
Statuens in parte dextra.

Provide me a place among the sheep,
and separate me from the goats,
guiding me to Your right hand.

Beni koyunlarla beraber eyle,
Ve ayır beni keçilerle,
Götürsünler beni sağ eline.

5. Confutatis

Confutatis maledictis,
flammis acribus addictis,
voca me cum benedictus.
Oro supplex et acclinis,
cor contritum quasi cinis,
gere curam mei finis.

When the accused are confounded,
and doomed to flames of woe,
call me among the blessed.
I kneel with submissive heart,
my contrition is like ashes,
help me in my final condition.

Şaşkınlar

İtham edilenler şaşırınca
Ve keder ateşine mahkum olunca
Çağır beni kutsanmışların yanına
Diz çökerim salih kalbimle
Tövbem küller gibi
Yardımcı ol bu nihai halimde.

6. Lacrimosa

Lacrimosa dies illa,
qua resurget ex favilla
judicandus homo reus.
Huic ergo parce, Deus,
pie Jesu Domine,
dona eis requiem. Amen.

That day of tears and mourning,
when from the ashes shall arise,
all humanity to be judged.
Spare us by your mercy, Lord,
gentle Lord Jesus,
grant them eternal rest. Amen.

Gözyaşı

O gözyaşı ve yas gününde
Küllerinden dirilince
Tüm insanlar hakim önünde
Kayır bizi rahmetinle ey rabbim
Ve müşfik efendimiz İsa
İstirahat bahşet onlara. Amin.

IV. Offertory

I. Domine Jesu

Domine Jesu Christe, Rex gloriae,
libera animas omnium fidelium
defunctorum de poenis inferni
et de profundo lacu.
Libera eas de ore leonis,
ne absorbeat eas tartarus,
ne cadant in obscurum.

Sed signifer sanctus Michael
repraesentet eas in lucem sanctam.
Quam olim Abrahae promisisti
et semini ejus.

Lord Jesus Christ, King of glory,
liberate the souls of the faithful,
departed from the pains of hell
and from the bottomless pit.
Deliver them from the lion’s mouth,
lest hell swallow them up,
lest they fall into darkness.

Let the standard-bearer, holy Michael,
bring them into holy light.
Which was promised to Abraham
and his descendants

IV.SUNAK

I.Efendimiz İsa

Efendimiz İsa Mesih, muzaffer sultan
İnananların ruhunu kurtaran
Cehennem azabından alıkoyan
Ve de dipsiz kuyudan
Kurtar onları aslanın ağzından
Cehennem onları yutmadan
Karanlığa dalmadan

Sancaktarın Mikail Aleyhisselam
Getirsin onları mukaddes nuruna
İbrahim’e vaat edildiği gibi
Ve ondan olanlara

2. Hostias

Hostias et preces tibi, Domine,
laudis offerimus.
Tu sucipe pro animabus illis,
quaram hodie memoriam facimus.
Fac eas, Domine,
de morte transire ad vitam,
Quam olim Abrahae promisisti
et semini ejus.

Sacrifices and prayers of praise, Lord,
we offer to You.
Receive them in behalf of those souls
we commemorate today.
And let them, Lord,
pass from death to life,
which was promised to Abraham
and his descendants.

Kurbanlar

Kurbanlar ve övgü dualarını rabbim
Takdim ederiz sana
Kabul et onları o ruhlar namına
Bugün yadettiğimiz topluca
Ve onları rabbim
Geçir ölümden hayata
İbrahim’e vaadedildiği gibi
Ve ondan olanlara

V. Agnus Dei

Agnus Dei, qui tollis
peccata mundi,
dona eis requiem.
Agnus Dei, qui tollis
peccata mundi,
dona eis requiem.
Agnus Dei, qui tollis
peccata mundi,
dona eis requiem sempiternam.

Lamb of God, who takes away
the sins of the world,
grant them eternal rest.
Lamb of God, who takes away
the sins of the world,
Grant them eternal rest.
Lamb of God, who takes away
the sins of the world,
grant them eternal rest forever.

Allah’ın Kuzusu

Allah’ın Kuzusu, o alıp giden
Alemin günahını
Bahşet onlara istirahat.
Allah’ın Kuzusu, o alıp giden
Alemin günahını
Bahşet onlara istirahat.
Allah’ın Kuzusu, o alıp giden
Alemin günahını
Bahşet onlara istirahat daima.

VI. Communion:

Lux aeterna

Lux aeterna luceat eis, Domine,
cum sanctis tuis in aeternum,
quia pius es.
Requiem aeternum dona eis, Domine,
et Lux perpetua luceat eis,
cum Sanctus tuis in aeternum,
quia pius es.

Let eternal light shine on them, Lord,
as with Your saints in eternity,
because You are merciful.
Grant them eternal rest, Lord,
and let perpetual light shine on them,
as with Your saints in eternity,
because You are merciful.

VI. Cemaat

Nur-u ebedi

Nur-u ebedi olsun üzerlerine rabbim,
Ebediyetteki azizlerinle beraber,
Çünkü rahman olansın sen.
Bahşet onlara ebedi istirahat rabbim,
Ve nur-u daim olsun üzerlerine,
Ebediyetteki azizlerinle beraber,
Çünkü rahman olansın sen.

Standart
Diğer yazılar

“Barış istiyorsan, adalet ve eşitlik için çalış”

kssd10.jpg“Barış istiyorsan, adalet ve eşitlik için çalış”. Bu sözü seviyorum. Çünkü insanlık olarak temel  problemimize parmak basıyor. 

*Bu yazı TKSSD tarafından 6 Aralık 2018’de İstanbul’da düzenlenen 10. Kurumsal Sosyal Sorumluluk Zirvesi için hazırladığım konuşma notlarına dayanıyor.

Eşitsizlikler aç gözlülüğümüzle ilişkili. Hakkımızdan fazlasını istemek, hakkımızdan fazlasını “hak ettiğimizi” düşünmek. Eşitsizlik ve adaletsizlikler huzursuzlukları beraberinde getiriyor. Çünkü hak ettiğinin çok azıyla yaşayan, açlık çeken insanlar var.

2030’a kadar bu hedeflerin hepsini yerine getiremeyebiliriz ama sıfır açlık belki de en kolay çözebileceğimiz hedef. Çünkü açları doyurmak için sadece yardımseverlik yetiyor.

Ama yoksulluğu bitirmek için daha köklü bir felsefi değişime ihtiyacımız var. Yoksulluğun kader olmadığını ve eşitsizliğin anormal bir durum olduğunu kabullenmekle başlayacağız. Cebinizde para olduğu için istediğinizi satın alma veya sürekli yeme içme hakkına sahip olmamak demek aslında bu.

Hak ettiğimiz günde 1500 kalori. İhtiyacımız ise yeme içme, neslini sürdürebilme ve temel güvenlik ve sosyal güvence. Bunun yanına sağlık ve eğitimi ekleyebiliriz belki.

Bireysel değişim burada her şeyin başı. SKH 12 bizlere sorumlu tüketim ve üretim diyor. Tüketimi başa alıyor.

“Bilinçli tüketim” de demedik bunu Türkçe’ye çevirirken. Çünkü bilinç kişisel bütçeyi korumaya dair bir çağrışıma sahip. Sorumluluk ise üçüncü kişileri ve doğayı çağrıştırıyor. Sorumluluğu ciddiye aşan bireylerin firmaları talep yoluyla ciddi biçimde değiştirme şansları var. Aynen aynı bireylerin bu sefer işçi veya üretici kimlikleriyle eğer örgütlenme hakları varsa firmaları daha insana yakışır üretim koşullarına zorlaması gibi. Asıl güç bireyde.

Ama bir yandan da Şükran Günü sonrası Cumayı Muhteşem Cuma, Efsane Cuma yaptık. Dolayısıyla burada tüketim kelimesi birey, talep/mevzuat dediğimizi ise Gezegen diye değiştirmemiz lazım (doğa, biyosfer, diğer kıt kaynaklar).

Dünyaca ünlü hızlı tüketim malları üreticilerinde sürdürülebilirliği politikalarına ve karar alma süreçlerine eklemleme trendi hızlandı. Bu elbette takdir edilecek bir durum, ama şunu da görmek lazım, talep ve mevzuat değişimi gelmeden bu yola girebilmek stratejik bir hamle aynı zamanda. Talep ve mevzuat bir anda değişmeyecek. Bir devrim beklemeyelim. Ama evrim başladı.

İklim eylemi bunlardan bağımsız bir konu değil. Plastik kirliliği sudaki yaşamı, plansız yapılaşma ve yine insan faaliyetleri karasal yaşamı tehdit ediyor.

Vita tenekelerini saksı yapan bir nesilden haftada kişi başı 10-15 plastik kap veya atık üreten bir nesle sorgusuz geçmemiz çok düşündürücü. Türkiye’deki ilk pet şişeli su markası Şaşal çıktığında hepimiz en azından şaşırmıştık. Sorgulama yeteneğimizi kaybettik. Gezegenimizi kolaylığa ve ucuzluğa tercih ettik.

KSS özünde bir suçluluk barındırıyor sanki. Türkiyeye ilk girişi de tercüme yoluyla 80’li yıllar olabilir. Global liberal rüzgarla bir bağlantısı var. Sürdürülebilir ve kapsayıcı iş modeli aslında asıl sorumluluğumuz. Yani hem sosyal hem de çevresel sorumluluğumuz var hepimizin. İşin özğnde her zaman bireyler ve insan var ama dünyayı mahveden insanı sürekli öne çıkarmanın ve özenle vurgulamanın da egoist ve hatalı bir tarafı var.

Dilovası’nda kanser vakalarına katkıda bulunan bir markanın orada bir okul açması veya alakasız bir yerde hatıra ormanı dikmesinden önceki ve asıl sorumluluğu, insanı ve gezegeni odağına alan bir iş modeli kurabilmesinde.

Tedarik zincirimden üretimime dağıtımımdan servisime ve geri dönüşüme kadar her yerde pay ve sorumluluk sahibiyim. Bunların birini bile eksik yaptığımda şikayet etme hakkım yok. KSS ve KÇS’yi birleştirmek zorundayım.

Kadın çalışan ve yönetici sayımdan, bangladeşte ürettirdiğim tişörtün atölyesindeki işçiye, ayakkabı veya boya imalathanemdeki kimyasalların işçime zararından, fabrikamın bacasından çıkan dumanın çocukların ciğerlerini karartmasından ben sorumluyum.

İnsana yakışır iş de benim alanım, kadın da, sağlık da.

 

 

 

 

 

 

Standart
Diğer yazılar

Sosyal medyanın karanlık yüzü

 

dark_side_social_media

Geçenlerde Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi doktora öğrencisi, meslektaşım Ayşe Aldemir ile sosyal medyanın karanlık yüzüne dair yazılı olarak söyleştik. Belki ilgilenen olur düşüncesiyle buradan da paylaşmak istedim bu beyin fırtınasını.

***

Sosyal medyanın geleneksel medyaya göre daha katılımcı, demokratik, yeni bir kamusal alan olduğu yönünde üretilen söyleme katılıyor musunuz?

Sosyal medyanın geleneksel medyaya göre daha katılımcı olduğu kesin. Daha önce herhangi bir toplumsal ya da siyasi konudaki görüşlerinden haberdar olmadığınız kişilerin belirli bir konudaki duruşunu ve görüşlerini öğrenme imkânınız oluyor. Bireylere yeni bir konuşma alanı açması nedeniyle ifade özgürlüğüne sağladığı katkı ortada. Ancak bu durumun, zannedildiği gibi, demokratik sürece geleneksel baskı gruplarının ötesinde çok büyük bir katkı getirdiğini düşünmüyorum. Örgütlenme kolaylığına katkıda bulunmuş ve belli durumlarda toplumsal refleks hızını artırmış olabilir. Ancak bu durum, toplumların mevcut demokrasi kültürlerinin elverdiği ölçüde etkili olabiliyor ve sadece sosyal medya var diye toplumlar birdenbire daha demokratik olmuyor.

Basın özgürlüğü endeksi gibi temel göstergeler üzerinde de sosyal medyada konuşabiliyor olmanın direkt bir pozitif etkisi yok. Sosyal medyadaki özgürlüğün fiziksel alandaki özgürlük çerçevesinden bir farkı da yok. Bu nedenle yüksek siyaset konuları söz konusu olduğunda sosyal medyanın etkisi çok sınırlı, günlük siyasi tartışmalarda ise etki biraz daha yüksekmiş gibi. Sistemler sosyal medyanın büyük değişimlerden ziyade günlük yaşama dair küçük değişim yanılsamaları yaratmasına izin veriyor sadece. Büyük değişim iddiaları ile yola çıkanların başına gelenler ise yıldırıcı bir işlev görüyor. Dolayısıyla bu medya türünün toplumları büyük değişimler için (çevrimiçi veya fiziki olarak) harekete geçmenin faydasızlığına inandırmak gibi çok kötü bir yan etkisi bile olabilir.

Dominic Pettman’a göre, sosyal medyanın bağımlılık yaratmasının nedenlerinden biri de kitlelerin yeni afyonu olmasıdır. Ağrıyı giderir. Size göre de sosyal medya kitlelerin yeni afyonu mudur?

Sosyal medyanın “gaz almak” gibi bir işlevi olduğu doğru. Belirli bir konuda tepki gösterebiliyor ya da sinik espriler yapabiliyor olmanın, fiziken eyleme geçmeyi önleyici bir tarafı var. Ancak sosyal medyada süregiden konuşmaların içeriği analiz edildiğinde bu türden faydasız tepkilerin bile tüm konuşmalar arasında çok küçük bir oranı teşkil ettiği görülebilir. Buna rağmen bu (çoğu zaman zayıf ve çekingen olan) çevrimiçi tepkiler bile, bireylerin kendilerini gönüllü olarak otoritelere ihbar ettikleri bir mekanizmaya hizmet ediyor.

Geri kalan “çöp içerik” ise günlük, sıradan ve bayağı konulara ilişkin, bilinçlendirici veya besleyici olmayan vakit öldürme aktiviteleri. Bu da sosyal medyayı, aynen geleneksel medyada olduğu gibi, günlük ağrıları dindirmesi bakımından, mevcut düzenin değişmeden devam etmesine ve “rızanın yeniden üretimine” dair bir sigortaya dönüştürüyor.

132473_600

Bilginin hızla dönüşüme uğradığı dijital çağda, yeni bir dijital üst insan türünün doğmakta olduğunu ileri sürenler var. Bu baş döndürücü dijitalleşmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz, sizce bu dönüşüm nasıl bir yola doğru evrilecek?

Bireyler arasında dijitalleşme bakımından görülen eşitsizlikler, diğer tüm eşitsizlik türlerinin yanına zaten eklenmiş olan yeni bir kategori. Bu bakımdan sınıfsal eşitsizlik söylemi geçerliliğini koruyor. Hatta daha da açıklayıcı bir hale gelmiş durumda. Dijital eşitsizliğin bireyler veya toplumlar arasında kapatılması güç ya da imkânsız farklar oluşturmaya başlaması ise gerçekten bir “üst insan” türünü ortaya çıkarabilir.

Gelir eşitsizliği ve çoğunlukla buna bağlı olan sosyal eşitsizliklerin bir biçimde giderilebileceği umudu daima mevcutken, genler yoluyla aktarılabilen üstün özelliklerin geliştirilmesi, “geride kalmış” birey veya toplumların değişim umudunu tamamen bitirebilir. Ancak bu durum şu an için hala bilim kurgunun konusu. Yine de, biyoteknolojiden bağımsız bir biçimde, dijital dönüşüm, pratikte benzer sonuçlar doğurmaya başladı bile. Dijital devrim, toplumları sanayi devriminden daha hızlı değiştiriyor ve aradaki farkı kapatmak, geride kalan bireyler ve toplumlar açısından giderek daha da güçleşiyor hatta imkânsızlaşıyor.

Umberto Eco, sosyal medyanın kalıcı aptallık yaptığını, gerçek arkadaşları varken, sosyal medya arkadaşlığına ihtiyaç duymadığını söyler. Zygmunt Bauman da sosyal medyanın çok kullanışlı ve keyifli bir tuzak olduğunu dile getirir. Bu düşüncelerin aksine, sosyal medyanın demokratikleşmenin yeni gücü ve etkileşimli özelliğiyle doğrudan toplumsallaşmanın sağlayıcısı olduğunu kabul edenler de var. İkisi de aşırı yorum mu, siz aralarındaki bu uçurumu neye bağlıyorsunuz?

Sosyal medya, bireylerde zaten var olan özellikleri körükleyip bileyerek, daha da keskinleştirerek açığa çıkartıyor. Bu açıdan evet, mevcut “ahmaklığımızı” daha hızlı artırması da mümkün. Gerçek arkadaşlar ile sosyal medya arkadaşlığını kıyasladığımızda da benzer bir tablo var. Dijital veya gerçek, seçilen arkadaşlar her hâlükârda güçlendirmek istediğimiz içsel eğilimlerimizi, farkında olarak veya olmayarak, kısmen veya tamamen, dönüşmek istediğimiz bireyi yansıtıyor. Ancak sosyal medya arkadaşlıklarının ahmaklığı güçlendirme hızının, bilgeliği güçlendirme hızından daha fazla olup olmadığı tartışılabilir.

Sosyal medyanın kullanışlı ve keyifli, ayrıca geleneksel medyadan farklı olarak, çok boyutlu bir tuzak olduğu da doğru. Çünkü boş ve eylemsiz bir eğlencenin yanı sıra kendini ele vermeyi de içeriyor. Demokratikleşmeye katkısı sınırlı olsa da toplumsallaşmanın ve örgütlenmenin yeni bir türünü ve yöntemini getirdiğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla, sözünü ettiğiniz yorumlar arasında uçurum var gibi görünse de kullanım biçimlerine bağlı olarak, sözü edilen önermelerin hepsinin doğruluk payı var. Bariz zararları bir kenara bırakılırsa, sosyal medyanın sosyal ilerleme açısından çok daha faydalı olma potansiyeli var.

AAEAAQAAAAAAAAd_AAAAJGJhZjFmNGEwLWZmZDYtNDhkOC1hYjI0LWRjMTg2YTNhOThlYg

Siz, sosyal medyayı ne sıklıkta kullanıyorsunuz ve kullanırken nelere dikkat ediyorsunuz?

Ben hem kişisel merakım nedeniyle, hem de mesleğim gereği sosyal medyanın epey aktif bir kullanıcısıyım. Yüksek siyasete dair yorumlardan kaçınmak, özel alanımı korumak, sosyal medyada geçirdiğim zamanın kamu yararına dokunmasına gayret etmek özel olarak dikkat etmeye çalıştığım ilkeler. Bu ilkeleri, işim nedeniyle korumam gereken tarafsızlığın yanı sıra, kamu yararı ve mahremiyetin korunması diye de kavramsallaştırabilirim.

Yasalar ve de facto özgürlük çerçevesi dairesinde hareket etmek ise ilkeden ziyade bir zorunluluk. Ancak bu, maruz kaldığım mesajların önemli bir kısmının yine de “çöp içerik” olmasını önlemiyor. Canlı yayında söyleyemeyeceğim hiçbir şeyi sosyal medyada yayımlamasam da gönderdiğim mesajları zaman zaman saydığım ilkelere aykırı bularak silerim. İlkeler çok net olsa da pratikteki normlarımızın ve ilkelerimizi uygulayış biçimlerimizin sürekli değiştiğini ve genel olarak da bu üç ilke aleyhine ilerleme eğiliminde olduğunu gözlemliyorum. Farklı kullanıcıların kullanış biçimlerinden etkilenmeye çok müsait olan sosyal medya kullanım eğilimlerimiz hem çöp içerikler üretmemize yol açıyor hem de başımızı farklı güç odakları ile derde sokma potansiyeli taşıyor.

Twitter kullanıcılarının faşist eğilimler ve nefret söylemli içerikli yorumları, Arendt’in kötülüğün sıradanlığı olarak ifade ettiği durumla örtüşür mü? Sosyal medya kötülüğün sıradanlaşmasında araç olabilir mi?

Sosyal medya çoğu durumda bilinçaltlarının açığa vurmuş halini yansıtıyor. Gerçek hayatta siyaseten doğru davranan pek çok kişinin zihinlerindeki gerçeği açığa çıkartırken, tam tersine günlük hayatta söylemleri sorunlu olan bireylerin de bu mecralarda siyaseten doğru bir çizgide mesajlar gönderdiğine tanık olabiliriz. Ancak anonim olabilme özgürlüğü (ki bu özgürlüğün de sınırları var, dolayısıyla aslında bu da bir yanılsama) politik doğruluktan ziyade nefret söylemini körükleme potansiyeli taşıyor. Facebook benzeri, gizlilik derecesi kontrol edilebilen alanlarda mesajların daha da keskinleştiğine tanık olabiliyoruz.

Bireylerin yakın sosyal çevrelerinin siyaseten yanlış görüşlerine açıkça karşı çıkma eğilimleri çok düşükken, bunları benimseme eğilimleri sanılandan yüksek. Dolayısıyla potansiyel olarak sosyal medya yoluyla “kötülüğün” yayılma hızı, “iyiliğin” yayılma hızından daha fazla. Elbette burada siyasi iktidarların gerçekte neyi desteklediği ve “özgürlük” çerçevelerinin ne kadar dar veya geniş olduğu (cezalandırılma riskinin büyüklüğü) da önemli çarpanlar. Yani “kötülük” resmen “kötülük” olarak etiketlenmemişse, yayılmasını önlemek daha da zor.

McChesney, internetin tekelci güçlerin yayılmasına yarayan bir araç olduğunu ifade eder. Sosyal medyanın alternatif bir medya aracı olarak geleneksel medyaya olan avantajlarının dillendirilmesinin temelinde, küresel sermayenin çıkarlarından söz edilebilir mi?

Geleneksel medyanın ortaya çıkıp yaygınlaşmasının temelinde de sermayenin çıkarlarına mükemmel bir biçimde hizmet etmesi yatmaktaydı. Kamu yararı ilkesinin gündeme gelmesi esasen ticari medyanın ortaya çıkışından çok sonraya denk geliyor. Her teknoloji, onu yaratan ideolojiye hizmet eder ilkesi bu durumda da geçerli. Plastik ödeme kartlarına benzer pek çok teknolojik yenilikte olduğu gibi internet de, kullanımı takip etme imkânı sunmasıyla her durumda sermaye için eşi bulunmaz veriler sağlıyor.

Algoritmalar bireylerin tercihlerinden yola çıkarak potansiyel tüketim davranışlarını kestirebiliyor ve sürekli ve sorgusuz tüketimi teşvik ediyor. Sosyal medya ile ilgili yapılan ciddi ya da akademik tartışmaların çoğu kullanım alışkanlıklarının izlenmesi yoluyla pazar ve pazarlama verisi elde edilmesine odaklanıyor. Ana akım tartışma da, siyasi ve ticari güç odaklarına sunduğu benzersiz olanaklar nedeniyle, sosyal medyanın yüceltilmesi ve göklere çıkarılması üzerine. Google, Facebook ve Twitter gibi dev şirketler, dünyanın en zeki beyinlerini, bireyleri daha fazla reklama tıklamaya yöneltmek için yöntemler geliştirmek üzere istihdam ediyor. Geleneksel ana akım medya da büyük ölçüde benzer bir ticari mantıkla çalışmaktaydı, ancak internet ve özel olarak sosyal medya bu durumu daha da keskinleştirdi. Çünkü sıradan bireylerin kendisi de gönüllü birer reklam tabelasına dönüşmeye razı oldular.

Bugün sosyal medya psikolojisi bağlamında yapılan çalışmalarda, sosyal medyanın, narsist eğilimi beslediği, yabancılaşmış, asosyal, yalnız ve mutsuz bireyleri artırdığı yönünde yaklaşımlar var. Richard Sennett, Karakter Aşınması’nda yeni kapitalizmin insanı yalnızlaştırdığı ve ahlaki kimliğini oluşturmasını engellediğini dile getirir. Benzer durum, kapitalizmle ilişkili sosyal medyanın, bir araç olarak insanların kişiliklerinde bozulmalar yarattığı şeklinde uyarlanamaz mı? Gerçek ilişki, simüle edilmiş ilişkilerle değiş tokuş edilirken, burada bir kayıptan söz edilebilir mi?

Sosyal medya, bireylerin bilinçaltında (bazılarına göre doğasında) zaten var olan narsisizmi sadece körüklüyor. Bunu farklı yollarla yapıyor. Örneğin çevredeki bireylerin ve davranış kalıplarının taklit edilmesi yoluyla, ya da teşhiri kolaylaştırıp sıradanlaştırarak körükleme yoluyla. Sürekli pompalanan değerler, bireycilik ve tüketim kültürü olduğundan empati, yardımlaşma, eşitlik ve dayanışma yerine kendini öne çıkarma, diğerlerinden daha varlıklı ve ayrıcalıklı olma isteği ve ötekileştirmeyi körükleyen bir yapısı var. Bu, doğal olarak yalnızlaştırıcı bir etkiye sahip.

Burada tuhaf olan ise, sosyal medyanın bunu bireylere gönüllü olarak ve onları eğlendirerek yapması. Gerçek bireyler arasındaki ilişkilerin simülasyonlar arası ilişkiye dönüşmesi ise çok karmaşık bir durum. Zizek’in bir röportajımızda söylediği gibi gerçek ve simülasyon aslında zaten fazlasıyla iç içe geçmiş durumda. Gerçeğin kendisi de kurgudan oluşan bir yapıya sahip. Normatif olarak her hâlükârda kayıptan muaf bir iletişim mümkün değil.

 

67900294-gehoorzaam-tattoo-afhankelijkheid-van-de-telefoon-concept-afhankelijkheid-internet-tattoo-art-telefo

Arendt, kamusal alandan söz ederken, ilişkilerin yüz yüze olması gerekliliğinden söz eder. Emmanuel Levinas da, sorumluluğun başkası ile yüz yüze ilişkide başladığını ifade eder. Sosyal medya sanal kimlikler üzerinden gerçekleştirilen iletişim biçimiyle, sorumluluğu ortadan kaldırarak her türlü şiddeti meşrulaştırmakta mıdır?

Kamusal alan artık sosyal medya yoluyla bireylerin zihinlerinden geçenlerin önemli bir kısmını da kapsıyor. Anonim kimlikler arası çatışmaları kolaylaştırabilir sosyal medya. Ancak sanal çatışmaların fiziki çatışmaları önleyici, yani “gaz alıcı” bir etkisi de olabilir. Bu araçlar şiddeti organize etmeyi de, “enselenmeyi” de aynı anda kolaylaştırıyor. Dolayısıyla bu alandaki sorumluluk, belki de fiziki dünyadan bile fazla.

Sanal kimlikler yoluyla uygulanacak hangi türden bir şiddetin meşru veya kanuni sayılacağı ise hala kullanıcılar değil, siyasi ve ticari güç odakları tarafından belirleniyor. Kullanıcıların herhangi bir eylemi meşrulaştırma gücü olduğu algısı, bir yanılsamadan ibaret. İfade özgürlüğünün temel ilkelerinin çiğnenmesi ihtimali bir yana bırakılırsa, bunun böyle olmasının faydalı tarafları da olduğu kesin. Ancak şiddetin ve şiddeti destekleme eyleminin tanımlarındaki dönemsel değişikliklerin, bireyleri ters köşeye yatırma ihtimali her zaman mevcut.

Sosyal medyanın toplumsal hareketlerde öncü rolünden sıklıkla bahsedildi, özellikle Arap Baharı sürecinde. Öte yandan, sosyal medyanın, toplumda kutuplaşmalara yol açtığı, tüketim kültürünü besleyen bir araç olduğu, özgürlük sanısıyla tuhaf bir illüzyonun yaratıldığı ortam olduğu da söylenemez mi?

Sosyal medyanın pek çok amaç etrafında toplumsal örgütlenmeyi kolaylaştırıcı bir işlevi olduğu kesin. Ancak (eğer varsa) değişimi yaratan hala aracın kendisinden ziyade bireylerin fiziki çabaları. Sahada istikrarlı ve dirençli bir biçimde var olmayan bir örgütlenmenin, bireyler yararına bir değişim yaratması beklenemez. Arap Baharı benzeri örneklerde de zaten büyük ölçüde bunu gördük. Dolayısıyla buradaki “olumlu” etki sınırlı. Olumsuz etkiler de bireylerin zaten mevcut olan eğilimlerini kolaylaştırma yoluyla hayata geçiyor. Yani aracın kendisini direkt olarak suçlamak yine pek mümkün değil.

Evet, sosyal medya, sanal gettolaşma ya da sadece hemfikirleri takip etme ve diğerlerini dışlama yoluyla toplumsal kutuplaşma eğilimlerine destek olma potansiyeli taşıyor. Tüketimi körüklediği de çok açık. Özgürlük sanrısıyla her bir bireyi kendisinin polisi olmaya özendirdiği de doğru. Ancak bunların hiçbirini zorla yapmıyor, tam tersine bireyleri “ölümüne eğlendirerek” yapıyor bunu.

Yapılan araştırmalara göre, Türkiye, sosyal medya kullanımında dünyada ABD’den sonra ikinci sırada yer alıyor. Türkiye’de sosyal medyaya olan bu yoğun ilgiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu sorunun matematiksel ve karmaşık (ama kesin) bir cevabı olduğuna eminim. Ancak cevap yüzlerce satır ve sütundan oluşan dev bir matris ve bu matris içindeki değişkenlerin değeriyle ilişkili. Psikolojik, sosyolojik, ekonomik faktörler en başta gelen ana unsurlar. Bunların yüzlerce alt başlığını, bu alt başlıkların diğer tüm alt başlıklar ile olan etkileşimini teker teker ölçmemiz gerekir.

Basit bir cevap vermeye kendimizi zorlayacak olursak, teknolojiye erişimin gelir artışından bile hızlı ilerlemesi, kendini çok daha fazla ifade etme ihtiyacı, fiziki ifade alanlarının ya da sosyalleşme ve örgütlenme imkânlarının yetersizliği gibi pek çok varsayım ileri sürülebilir. Ancak sıralamadaki tüm ülkeleri tüm bu faktörler bakımından ölçüp kıyaslamadan anlamlı çıkarımlar yapabilmek kolay değil.

Alternatif bir medya olarak değerlendirilen sosyal medya, gazetecilik pratiklerinde neyi değiştirdi? Gelecekte iletişim sistemleri adına öngörülebilir bir süreçten bahsedilebilir mi?

Gazeteciliğin kuralları değişmedi. Hala sadece doğrulanmış gerçeklerin yansıtılması ve kaynakların doğruluğunu birkaç kez teyit etmek birincil önemde. Sosyal medya ise, yurttaş gazeteciliğini ve genel anlamda yerinden gazeteciliği kolaylaştırarak, sistemler ve güç odakları üzerinde benzeri görülmemiş bir denetim imkânı sağladı. Daha doğrusu var olan imkânı teorik olarak güçlendirdi. Gazeteciliğin temel işlevi yurttaşın politika üretim sürecindeki katkısını güçlendirmek olarak kabul edilirse, sosyal medya, karar alma süreçlerine geri bildirim sağlamak ve güç odaklarına baskı kurabilmek için yeni ve benzersiz bir araç sağlamış oldu.

Ancak bu yeni araç, dezenformasyon ve manipülasyona açık yapısı nedeniyle bu süreçlere bir o kadar da zarar verme potansiyeline sahip. Ayrıca geleneksel medya için var olan siyasi ve ticari denetim, çok hızlı bir şekilde bu yeni alanı da kapsamaya başladı. Bu nedenle sosyal medyanın gazeteciliği eskisinden çok daha etkili bir demokratik araca çevirmesi sanıldığı kadar kolay değil. Gazetecilik için mali ve siyasi kalkan ihtiyacı hala geçerli. Gerçekler ve dezenformasyon arasındaki savaşın mecrası değişiyor olabilir ama belki de gerçek manasıyla yeni başladı.

Sosyal medya mahremiyet bağlamında da bir dönüşüme yol açtı. Post-modern dönemde insanların gözetlendiğini bile bile sosyal medyadan yine de vazgeçmeyişi neye bağlanabilir? Gözetlendiğini düşünerek davranan birey, sosyal medyada “kendi” olarak var olabilir mi?

Gözetlenme, bireyi kendi olmaktan çıkarır. Dolayısıyla sosyal medyada gözetlendiğinin farkında olan hiçbir birey esasen tam olarak kendisi değildir. Ancak sürekli gözetlenmenin bir başka etkisi daha var: Bireyleri kendisi olduklarına inandıkları kişiye dönüştürmek. Yani gerçek ve kurgunun karışımından oluşan bir illüzyon oluşturmak. Sosyal medya işin içine girince bu durumun kitleselleşmesi ile karşı karşıyayız: Başka birine dönüştüğünün farkında bile olmayan bireylerden oluşan toplumlar.

Burada ilk ve tek suçlu elbette sosyal medya değil. Bu değişim zaten vardı. Mahremiyete dair normlarımız da zaten değişmekteydi. Ama sosyal medya bu değişimi son derece hızlandırdı. Gözetlendiğini bile bile sosyal medyadan vazgeçemeyişin nedenini ise yine bireyin bilinçaltındaki “teşhir” ve “dikiz” eğiliminde ve zarar görme riskinin farkında olmasına rağmen bu eylemlerden zevk almasında aramak gerekir.

SON

***

 

 

 

 

Standart
Diğer yazılar

Aynı dili konuşmak: Suriyeli gençlerin umut veren uyumu

faik2

Halfeti baraj gölünün kıyısında Şanlıurfa Belediyesi’ne ait tesislerde düzenlenen gençlik kampında bana düşen konu başlığı Temiz Enerji idi.

Ekim ayının başlarında Halfeti’deydim. UNDP Türkiye’nin proje ortakları ile beraber Suriyeli ve Türk gençler için düzenlediği bir gençlik kampı için.

Kampta gençler birkaç gün boyunca Küresel Hedefler konusunda eğitim aldı ve projeler geliştirdi.

Ama asıl önemlisi yüzleşmelerdi. Türk ve Suriyeli gençler yüzleşti. Birbirlerini tanıdılar. Aslında yan yana, hatta aynı okullarda ve sınıflarda okuyan gençlerin tanışmaları ve anında kaynaşmaları kampın en ilginç gözlemiydi benim açımdan.

Kampa katılan ve her biri Türkiye’de sadece birkaç yıldır bulunmalarına rağmen, Türkçe bölümlerde üniversite okuyan Suriyeli gençler harika Türkçe konuşuyorlardı. Müthiş hikayeleri vardı.

Gençlerin adaptasyon kapasitesi kesinlikle büyüklerden çok daha fazla.

Dört gençle biraz daha detaylı konuştum. Bu konuşmalarımızı buraya da aktarmak istedim.

Zeynep mesela. Çok güzel Türkçe öğrenmiş. “Evimize bomba düştü, ondan sonra Türkiye’ye taşındık” sözünü Türkçe duymak şok edici. Detaylarını fazla soramadım. Ama elbette çok büyük bir travma o yaşta bir çocuk için. Bunu hayal etmek zor değil.

 

Leys ise Kilis Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okuyor. 16 yaşındayken İdlib’den göç etmişler Türkiye’ye. Akrabalarını kaybetmiş savaşta.

 

97 doğumlu Vahit Talip de, TÖMER’de öğrenmiş Türkçeyi. Kendisinden bir yaş büyük olan Leys’in amcasının oğlu. Kilis Öncüpınar’da mülteci kampında yaşıyorlar. Ailenin büyük travmaları, kayıpları var.

Bu konular açıldığında kuzeni Leys ile gözgöze gelip susmayı tercih ediyorlar. Ya da bana öyle geldi.

 

Muhammed, Harran Üniversitesi’nde İnşaat Mühendisliği bölümünde ikinci sınıfta okuyor. O da ailesiyle beraber Deyrizor’dan göçmüş Türkiye’ye 2 yıl önce.

 

İşte bu hikayeler ile Türkiye’ye gelip büyük bir hızla buraya adapte olan gençlerle Küresel Hedefler‘i konuştuk kamp boyunca. Ben 7 numaralı hedefi, yani Erişilebilir ve Temiz Enerji‘yi anlattım mesela.

faik1.JPG

 

Her öğrenci birer hedefi seçti, gruplara ayrılıp bizlerin sunumlarını dinledi ve Türk arkadaşlarıyla beraber birer proje ürettiler. 16 ayrı proje çıktı bir iki gün içinde gençlerden.

En son gün de bir televizyon yetenek yarışması esprisi içinde projelerini sundular. Jüri üyesi rolünü oynamak da bizlere düştü.

juri3

Şakacıktan bir jüri masası. Soldan sağa, ben, UNDP proje ekibinden Kerem Şenol, UNDP Türkiye Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Uzmanı Gökçe Kalaycıoğlu, projemizin yerel sorumlusu Halil Can Emre, İdema’dan Duygu Değirmenciler.

 

Küresel Hedefler’in ne kadar hayati olduklarını anlatmaya gerek yok. Ama belki bunun da ötesinde bir artısı vardı kampın. Suriyeli gençler ve Türk gençler birbirleri hakkında çok şey öğrendiler. Ne kadar benzer olduklarını keşfettiler.

Kendi adıma ben de birebir konuşmaktan çok etkilendim onlarla. Konuşmak, dinlemek, el sıkışmak, ciltler dolusu raporun aktaramayacağı bilgiyi veriyor insana.

Bu kadar önyargılarla dolu bir dünyada keşke daha fazla anlatma imkanı olabilseydi Halfeti’de oluşan dayanışma ruhunu.

Suriyeli göçmenlerle alakalı olarak Türkiye’de UNDP’nin GAP İdaresi ile birlikte yürüttüğü bu projenin fon sağlayıcısı Japonya. Japon halkı, paralarının çok doğru bir yere gittiğinden emin olabilir.

*Fotoğraflar için İlay Özdağ ve Kıvanç Özvardar’a teşekkürler.

Standart
Diğer yazılar

Etik ve itibar arasındaki kayıp halka: Sürdürülebilirlik

25 Nisan 2017 – Marmara Üniversitesi’ndeki panelden alıntı

Bugün için benden istenen sunum etik ve itibarla sürdürülebilirlik arasındaki bağlantı oldu. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı olarak giderek daha fazla çalıştığımız bir alan bu. Ben İktisat okumuş biriyim. 1990 yılında İktisat okumaya başladığım zaman, “sürdürülebilirlik” diye bir kavram yoktu. “Çevre” kavramı yoktu. Çevre kelimesinin tek bir anlamı vardı, “etrafımız”. Başka bir anlamı yoktu. Dolayısıyla pek çok kavram sıfırdan inşa edildi ve artık hepsinin üzerine ayrı ayrı düşünmemiz gerekiyor. Belki şu ana kadar yaptıklarımız, Bizans içinde meleklerin erkek mi dişi mi olduğunu tartışan bir grup rahibin yaptığına benziyordu. Çünkü aynen Bizans’ta olduğu gibi, hatta ondan daha fazla, şu an içinde yaşadığımız dünya ayağımızın altından kayıp gidiyor. Tartışacağımız asıl meselenin bu olduğu ortaya çıktı. Dolayısıyla etik ve itibar arasındaki o kayıp halkayı yavaş yavaş konuşmaya başlıyor olmamız çok değerli. İtibar derken en başta tabii çok basit ahlaki tutarlılıklara bakmak gerekiyor: Öncelikle ele aldığımız bir şirketin ana vaadi nedir? Bu vaadi zaten yerine getirmesi gerekir, onu cepte var sayıyoru,z ki onun bile çoğu zaman bulunmadığı bir dünyadayız. Temel vaatlerin yerine getirilmediği bir dünyada sürdürülebilirliği konuşmak, bakalım ne kadar mümkün olacak.

2000 senesinde dünyada liderler oturdular, 15 yıllık bir küresel kalkınma gündemi inşa ettiler: Binyıl Kalkınma Hedefleri. 8 hedef vardı içinde. Açlık ve yoksullukla başlayıp küresel işbirliğine kadar uzanan 8 hedef. 2015 yılının sonunda da 2030’un sonuna kadar sürecek olan Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri saptandı. Bu yeni gündem ilkine kıyasla daha kapsayıcı bir süreç ile ortaya çıktı. Ayrıca “sürdürülebilirlik” kelimesi bir kez daha, altı çizili olarak vurgulanmış oldu ve gündemimize girdi. Kureselhedefler.org adresinde, bu 17 hedefin neler olduğunu göreceksiniz.

Sürdürülebilirlik kavramının içine girdiğimiz zaman öncelikle demografiyi ele almamız gerekiyor. Dünya nüfusu son 60 yılda 3 kat civarında bir artış gösterdi. 7.5 milyara doğru yaklaşıyoruz. 2011’de 7 milyar sınırını aştık. 8 milyarı göreceğiz ve belki bu salonda olanların çoğunluğu 9-10 milyar olduğumuz günleri görecek. Oysa bilinen tarih boyunca, çok eski çağları da dikkate aldığımızda, insanoğlunun nüfusu asla 500 milyonun üzerine çıkmamış. Sanayi devrimine kadar 1 milyar sınırının üzerine çıkmamış olan bir insanoğlu. Yeryüzü aslında kendi olağan dinamikleri içinde bu kadar insanı besleyip doyurabilecek kadar bir kapasiteye sahip. Ancak son 250 yıl içinde kaydedilen ilerlemelerle, sağlık devrimiyle, aşılarla vs. ömrümüzü uzattık, çoğalmaya başladık. Ve bir yandan da sanayi devrimiyle kömür, petrol ve gaz kullanımı çok yüksek seviyelere çıkmış oldu.

Temel değişim burada başlıyor aslında. Çok büyük başarılar elde ettik. Çocuk ölüm oranlarını azalttık. Daha uzun yaşıyoruz. Daha zenginiz. Küresel ekonomi sürekli büyüyor. Çok büyük, çok zengin bir dünyamız var. Bize öğretilen iktisat tanımı, “kıt kaynakların verimli kullanımı”ydı. Çok basit, tek cümlelik tanım buydu. Aslında bu tanım, içinde sürdürülebilirlik göndermesi barındırıyordu. Kıt kaynaklar derken sürdürülebilirliğe bir gönderme vardı ama onun üzerinden çabucak geçilir ve çok fazla durulmazdı. Çünkü dünyadaki kaynaklar neredeyse sınırsız gibiydi. “Kıt” dememize rağmen, kaynakların sonsuz olmadığının bilincinde olmamıza rağmen. Ve o büyüyen zenginliği de doğru düzgün paylaşamadık. Eşitsizlikleri ortaya çıkardık. Batı-Doğu, Güney-Kuzey gibi eksenlere baktığımız zaman zenginliğin paylaşımındaki küresel eşitsizliği harita üzerinde de görüyoruz. Kendi bölgemize, Avrasya bölgesine baktığımız zaman; zenginliğin Türkiye’den başlayarak Doğu Avrupa, biraz Avrupa’nın güneyi, biraz da Avrupa’nın en batısı dışında kalan yerlerde olduğunu görüyoruz.

Türkiye’ye baktığımız zaman Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusundan, başlayan bir yoksulluğun karşısında, Eskişehir, Ankara’dan Kocaeli ve İstanbul’a doğru uzanan bir müreffeh bölge var, ve İzmir civarında var. Ve onun haricinde yine orta geliri ve eşitsizliği görüyoruz. Eşitsizlik iller bazında da var. Haneler bazında da var. Ve ele alabileceğimiz her sosyal düzeyde var. Başta cinsiyet olmak üzere Türkiye’nin en büyük problemlerinden biri. Türkiye’nin üç temel kalkınma güçlüğü var. Bölgesel eşitsizlikler bir numara, cinsiyet eşitsizlikleri iki numara, üçüncüsü de buna yeni eklenen bir halka, hızlı gelişmek isteyip bunu çevreyle dengeleyemeyen tüm ülkelerde olduğu gibi, çevresel sürdürülebilirliğin sağlanması ve iklim değişikliğine uyum.

Ben İÜ İktisat Fakültesi’nden Marmara İletişim’e yüksek lisansa geldiğimde, Prof Melda Cinman ile bir çalışma yapmıştık. İktisat ve iletişimin kesiştiği bir noktayı tez olarak ele almıştım. İktisadi zenginlik, demokrasi ve özgürlük korelasyonu üzerineydi bu çalışma. Acaba zenginlik varsa özgürlük de otomatikman geliyor mu? Haritaları üst üste koyduğunuz zaman, yani zenginlik haritasını basın özgürlüğü haritasıyla üst üste koyduğunuz zaman, büyük ölçüde bir korelasyon var aslında. Afaki bir şekilde bizim tespit ettiğimiz bu olguya rağmen, arada hala birtakım açıklanmaya muhtaç yerler vardı, hala da var. Örneğin Körfez bölgesinde çok zengin ülkeler ve kişi başına düşen yüksek milli gelir karşısında basın özgürlüğünden söz edilememesi. Şimdi ise “post-truth”, yani “hakikat sonrası” dönemde daha da farklı bir durumla karşı karşıyayız. Özgürlük zannettiğimiz şeyle demokrasi zannettiğimiz şey arasında bir çatışma var. İkisi de aslında bizim tanımladığımız idealden çok uzak olan iki gerçeğin çatışması var. Kısacası eşitsizlikler ve haritalar üzerindeki dengesizlikler bizim asıl çalıştığımız konu. Bu tabloyu ortaya koyup sürdürülebilirlik kavramıyla başlayayım ki ondan sonra bunu itibarla bağlayayım istedim.

Kadınların parlamentolardaki temsil oranlarına baktığınız zaman da üç aşağı beş yukarı aynı eşitsizliği görüyorsunuz. Türkiye bu alanda az önce de söylediğim gibi, yumuşak karnı olan bir ülke. Şu an Türkiye’ de Ulusal Parlamentoda kadın oranı yüzde 14, yerel meclislere baktığınız zaman kadınların temsili çok daha az. Şirketlere baktığınız zaman kadının yönetimde temsili biraz daha iyi olmakla beraber, Türkiye’nin daha gitmesi gereken çok yolu var.

İklime geri dönecek olursak. 1750’ler ile beraber kömür, petrol ve gazın yoğun kullanımına bağlı bir değişim var. Atmosferdeki karbondioksit miktarının dünya tarihi boyunca nereden nereye geldiğini bilimsel bir kesinlikle saptayabiliyoruz. Hiç bir zaman atmosferdeki birim partikül miktarı 300’ü geçmemişti. Oysa şu anda 400’ü geçmiş vaziyette. Bu aslında dünyanın sonunu hazırlamaya yeterli. Şu anda frene bassak, pet şişeleri, araba kullanmayı, kömürü, petrolü, gazı artık kullanmıyoruz desek bile dünyanın zaten sonunu hazırlamış vaziyetteyiz.

Ama şu anki gibi tüketmeye devam edersek varacağımız yer ne olacak? 2100 yılında 900 partikül, karbondioksit miktarının varacağı nokta. Politikalarımızı bu değişime entegre edersek, yaşam şekli ve davranışlarımızı değiştirirsek varacağımız yer ne? 550. 1,5-2 derece hedefleri vardı ya Paris’te tartışılan. Konu buydu aslında, ölümlerden ölüm beğenmek. Her hâlükârda dünyanın sonu maalesef geliyor. Peki, özel sektör ve bireyler olarak bizlerin bütün bunlarla bağlantımız ne ve bu gidişata birer iletişimci olarak bizler nasıl dur diyebiliriz? En azından şunu yapabiliriz diye düşünüyorum, gölge etmeyebiliriz. “Gölge etme, başka ihsan istemem” çok kıymetli bir laf. Bir şirket, bir değer üretemiyorsa en azından zarar vermesin. Yani gezegene ve insanlara zarar vermeyen şirketleri oluşturmak.  Artık özellikle halkla ilişkiler ya da iletişimcilerin çalıştığı birimlerde yeni unvanlar doğuyor. Sürdürülebilirlik yöneticileri, sürdürülebilirlik raporlamacıları gibi. Öğrenmemiz gereken şeylerin sayısı arttı, hem iktisat tarafında, hem iletişim tarafında. Çünkü iç içe geçmeye başlıyor artık bütün bunlar.

Türkiye’de özel sektörde bilinçlenme yukarıdan aşağıya doğru ilerliyor bu konuda. Sürdürülebilirlik konusundaki çalışmalar Koç ve Sabancılardan başladı ama şimdi talep hiç beklenmedik bir ölçüde arttı. Anadolu’daki KOBİ’lerden, sürdürülebilirliği, kalkınma hedeflerini nasıl kendi şirketlerine entegre edebileceklerine dair epeyce sorular alıyoruz. Orada bir kapasite oluşturulmasına ihtiyaç var: Sürdürülebilirlik danışmanlığı diye bir sektör doğuyor artık. Şirketlere bu konuda danışmanlık yapılmalı. Farkındalığın büyük şirketlerden KOBİ’lere geçmesi zaman aldı, bu bir süreçti. Ama şimdi talep çok, yol gösterici az. Demek ki bu alanda uzmanlaşmak için doğru zaman.

Sürdürülebilirlik ile itibarın bağlantısına bakalım. İtibar ve etik yakından ilintili, aslında neredeyse eş anlamlı gibi görünüyor ama etik içermeyen bir itibarın değeri yok. “Etik içermeyen”, gezegene ve insana saygısı olmayan anlamına geliyor. Aradaki farklılaşma da burada kendini gösteriyor. Deklare etsin veya etmesin, herkesin uyması gereken değerler, tutması gereken sözler var. İnsanlara katkı sağlamayan, sağlamadığı gibi gezegene zarar veren şirketler elenecek. Karbondioksit salımları ne kadar? Karbon ayak izi ne kadar? Su ayak izine bakıyor mu? Bunu ölçümlüyor mu? Bunu bize duyuruyor mu? Bütün bunlara artık daha yakından bakmaya başladık.

Ve bunu tedarik süreçlerinin tümünü dikkate alarak yapıyoruz artık. Üzerimizdeki kıyafeti Bangladeş’te bir atölyede üreten işçilerin çalışma koşullarından, cebimizdeki telefonların lityum-iyon bataryalarındaki kobalt madenini çıkartan Afrika’daki çocuk işçilere kadar bizim hayatımız aslında nerelere dokunuyor? Pet şişedeki bir suyu içtiğim zaman bunun enerji verimliliğiyle bağlantısı nedir? Karbon salımıyla bağlantısı nedir? Ve onun mülteci sorunuyla bağlantısı nedir? Bunları düşünmeden ilerlememek gerekiyor.

Peki, sürdürülebilirlik itibarın bir bileşeni mi? Hem evet, hem hayır. Bir kere büyük şirketlerde farkındalık aşaması çoktan davranış değişikliğine dönüşmeye başladı. Ama onlar da örneğin atık yönetiminde ya gerideler ya da bunu karlılığın bir bileşeni olarak gördükleri için yapıyorlar. Çok büyük bir beyaz eşya firması, eğer eskisini getir yenisini götür kampanyası yapıyorsa, şunu akıl ediyor ya da yapmaya mecbur kalıyor mesela; “ben atık yönetim tesisi açmalıyım.” Ama aslında o atık yönetim tesisini açmasının arkasındaki motivasyon yine karlılık. Biz şunu söylüyoruz; sürdürülebilirlik ile karlılık bir arada yaşayabilir. Ama aslında bu biraz “sürdürülebilir kalkınma” kavramının kendisi gibi bir oksimoron da içeriyor. Bir kaynak hem sürdürülebilir hem de sürekli gelişen bir olgu olamaz. Bir noktada birinden birinin bitmesi gerekir. Ya kaynak bitecek ya da sizin gelişmeniz duracak. İkisinden biri duracak.

Yine de kalkınma çabalarında pragmatizmin bir kıymeti olduğunu düşünüyorum. Aynen KSS’de olduğu gibi. KSS’den “sürdürülebilir iş modeli”ne doğru ilerliyoruz şu anda. Ama KSS’nin de değeri büyük. Bir kaynak bulduğumuzda, yangın neredeyse o kaynakla söndürmenin, yani pragmatik yaklaşmanın kıymetli olduğuna inanıyorum. Dünya büyük bir hızla duvara toslamak üzere olan bir kamyon gibi sona doğru yaklaşırken, bir kaynağın yangını söndürmeye ufacık da olsa bir katkısı varsa, bunun kıymeti olduğunu düşünüyorum.

KSS, 80’lerin sonunda, o döneme özgü liberal rüzgarla beraber ABD üzerinden ülkemize gelen bir kavramdır. Türkçe’ye Kurumsal Sosyal Sorumluluk diye çevirdik ve uyarladık. Türkiye KSS alanında çok iyi ve hızlı yol aldı. Ancak KSS kavramı, kendi içinde bir “suçluluk ifadesi” de barındırıyor sanki, değil mi? Bana hep öyle gelmiştir. Sosyal sorumluluk ne demek? Zaten yaptığınız işin kendisi bir sosyal sorumluluk olmalı, bir ihtiyaca hizmet etmeli. “Ana faaliyetim ile bir ihtiyaca hizmet ediyor muyum, yoksa lükse, aç gözlülüğe mi hizmet ediyorum?”. Bir kere sorgulanması gereken o. Şayet bu aşamayı geçtiysek sorulacak sorular şunlar: Benim üretim süreçlerim nerelere dayanıyor ve ben bu süreçlerde etik ve sahiplenici bir rol üstlenebilmiş miyim, varsa yanlışlarımı düzeltebilmiş miyim? Ondan sonra tartışmaya başlayabiliriz geri kalanları. Kısacası bir hatıra ormanı dikmek, beni kolay kolay aklayamaz.

Kurumsal Sosyal Sorumluluk kavramında böylesi bir suçluluk itirafı olduğunu düşünüyorum. Tarihsel dönemi de zaten yavaş yavaş kapanıyor.

Şu an bir işletme için en önemli soru şu: Bütün bu 17 küresel hedefi, onun altında bulunan 169 alt hedefi, onun da altında bulunan 241 endikatörü ben, kendi faaliyetlerimle, şirketimin faaliyetleriyle, karbon ayak izimle, su ayak izimle, kadın çalışanlarımla, dünyadaki çocuk işçiliğine olan etkimle, kaynaklara olan etkimle olumlu yönde ne kadar değiştirebiliyorum? Dünyadaki ayak izim ne kadar ve bunu iyi yönde nasıl değiştirebilirim? Bakmamız gereken nokta bu.

Immanuel Kant’ın ahlak felsefesine bakınca da aslında aynı noktaya geliyoruz. Tanrı korkusundan mı, yoksa olması gerektiği için mi doğru insan olmalıyız? Yaradandan koktuğumuz için mi yaradılanı seviyoruz, yoksa sevmek içimizden geldiği için mi seviyoruz? Kısacası, talep veya regülasyondan bağımsız olarak, üretim faaliyetlerindeki değişimin de etik bir temeli olması şart.

Tüketim tarafından gelen bir talep var. Bu talep giderek büyüyecek ve kimse artık “sürdürülebilir kalkınma endeks değeri” düşük olan bir şirketten ürün almayacak. Organik pazarlar gibi bazı ufak göstergeler şimdiden başladı zaten. O tarafa doğru bir talep kayması başladı.

Bunun karşısında regülasyonda, devlet tarafında, bir düzenlemeler zinciri birbirini takip edecek. Ama kıymetli olan bence talepte ya da regülasyonda bir engel ortaya çıkmadan önce, bu değişimleri içselleştirebilmek. Çünkü böyle olduğunda “tüketici” yerine “insan” demeye başlayacağız. “Regülasyon” yerine de “doğa” demeye başlayacağız. İnsan ve doğa dengesini kuramayan şirketler itibarlarını kaybetmeye başlayacaklar. Volkswagen emisyon skandalı bunlardan biridir. Karbondioksit salımlarıyla ilgili yaptıkları açıklamaların gerçekle örtüşmemesi, bir anda şirketin borsadaki değerini düşürmüştü. Türkiye’den de birçok örnek verebiliriz, dünyadan da verebiliriz. Ama ben burada noktalayayım. Çok teşekkürler.

SORU – SİBEL ASNA – A&B YÖNETİM KURULU BAŞKANI

Teşekkür ediyorum. Gerçekten harika iki gün yaşadık. Mesleğim adına çok çok mutluyum. Herkese teşekkür ediyorum. Tekrar ve tekrar Alaeddin Asna adına da ayrıca bizi hakikaten iyi izlediğine inanıyorum. Faik Bey söylediğiniz her kelimenin altına imza atacağımı biliyorsunuz zaten. 17 altın kuralı benimseyen bir kurum olarak inanıyorum ki bizim sektörümüz adına çok önemli bir konuşma oldu. Çünkü ben halkla ilişkiler veya iletişim sorumlularının kurumun içindeki etik bekçileri olabileceğine inanıyorum. Dolayısıyla sizin sözünüzün bir açılımı olarak söyleyeyim, evet iletişimciler etik konusunu diğer sektörlerden çok daha fazla bilmek zorundalar. Onu hissetmek, anlamak, algılamak zorundalar. Çünkü kurumun içindeki bekçi olacaklar onlar. Tayfun Bey söyledi, yalanların, göz boyamacılığın vasıtası olmamaları için ve dirençli olabilmeleri için, bilgiyle donatılmış olmaları lazım. Sadece aktivizmden bahsetmiyoruz. Halka açılan şirketler ve yatırımcının da risk değerleri içinde itibarın olmasıyla, herkes bir heves bu itibar meselesine girdi. Ve ödüller veriliyor ama dönüp baktığımız zaman bu şirketlerin büyük bir çoğunluğuna, biraz makyajla aldıklarını düşünüyorum ben bu ödülleri. Özür diliyorum, 35 yıllık bir sektör içi çalışanı olarak, kimin ne yaptığını iyi biliyorum.

Şimdi şöyle düşünelim; kömür, şu anda dünyanın en büyük tehditlerinden bir kömür değil mi? Bunu hepimiz hemfikiriz. 2 dereceye bakıyor zaten her şey. 2 derece sonra zaten kim ne isterse onu yapsın, hiç önemi kalmayacak. Şimdi kömür üreten bir kurum, kömür madeni işleten bir kurum, aynı zamanda itibar endeksinde bir şekilde yer nasıl alacak? Birincisi bu. Kömüre kredi veren banka, sürdürülebilirlik standartlarında kendini nasıl olacak da ödüle layık görebilecek? Bu çelişkileri sorgulamamız lazım diye düşünüyorum. Faik Bey size soruyorum bunu. Ne öneriyorsunuz bu çelişkili durumla alakalı.

CEVAP: FAİK UYANIK

Zaten değişim uluslararası ölçekte başladı. Uluslararası finans kuruluşları artık size kredi vermeden önce sizin çevre ayak izinize bakıyorlar. Ve “yeşil banka” sertifikası alabilen finans kuruluşları da bunu yapmak zorundalar. Giderek tepeden başlayıp uluslar düzeyine doğru inmekte olan bir süreç. Kömür üreten firma ne yapacak? Çok güzel bir soru. Bence onun yerine geçen kaynakları artık keşfettiğimize göre, yavaş yavaş bu alandan çıkış stratejilerini oluşturmaları gerekir. Pek çok ülke bu stratejik dönüşümü politika seviyesinde yapıyor. Meşhur bir piramit vardır ya iletişimde. En başta farkındalık geliyor. Herkes bilecek bir konuyu ki tüketim düzeyinde o bilinci artıralım. Ondan sonra davranış değişikliği gelecek. Gerçekten bilinçli seçimler yapacağız. Bugün burada bahsedilen boykot kampanyaları buna bir örnek. Boykot kampanyası sonrası az önce sözü geçen Pınar, bu sabah okuduğuma göre, satışta %25 civarında bir kayıp yaşıyor mesela. Yani bilinçli tüketici, davranış değişikliği ile geliyor. Piramidin en tepesinde de politika değişikliği var. Yani hükümet düzeyinde de artık bu bilince ve tabandaki farkındalığa yanıt verilmesi. Yeşil, yani sürdürülebilirlik odaklı finansın, etik odaklı finansın, yasalara giriyor olması ve artık bir norm haline geliyor olması lazım. Çünkü bazı değişimler sadece ya taleple ya da regülasyonla oluyor. Kendi halinize bıraktığımız zaman, o kömürü üreten firma da onu finanse eden banka da var olmaya devam edecek. Demek ki artık regülasyon aşamasına yaklaşıyoruz gibi geliyor bana. Olması gereken de bu.

SORU: AYDA UZUNÇARŞILI YOLDAŞ

Bir şey buldum notlarımda, çok üzücü bir nottu bu benim için. Öğrenciler araştırmada şöyle bir cevap vermişler: “Etik bir ütopyadır.”

İletişimciler rızayı üretir ve kapitalist sistemin etik değerlendirmelerinde biz de “mış gibi” davranabiliriz. Bu da meşrulaştıran ve normalleştiren etik dışı bir davranış. Şirket saklayabildiği sürece etik dışı davranabilir, “zaten etik bir ütopya, bunun için çok da çabalayamayız. Sadece biz bunu tüketiciden güzel saklayalım, güzel konferanslara sponsor olalım.”

Burada tek bir çözüm görüyorum ben, eğitim.  Hiç olmazsa sorgulamayı öğretiyoruz. Şirketler etik davranırsa etik dışı çalışacak şirket iş bulamaz. Bir tek umudum o belki. Bütün firmalar küresel sözleşmeleri imzalar ise sonuçta hepsi etik davranmak zorunda kalacak. Ancak gençlerin bu bahsettiğim düşüncesine ben çok üzüldüm gerçekten, bu araştırma beni çok üzdü. Ama buna benzer başka araştırmalar var mı bilmiyorum.

EK CEVAP: FAİK UYANIK

“Etik ütopyadır” tespiti yanlış değil. Ama sadece bir “mevcut durum tespiti” olarak alırsak doğru. Ama buna inanıyorsak o başka bir tartışma konusu. Durum bu gerçekten, bizim de gördüğümüz bu. Şirketler, nasıl davranmayı tercih edecekler ve bunu hangi motivasyon ile yapacaklar. Talep tarafından gelen baskı üzerine mi değişecekler -ki bu sadece bir noktaya kadar kararlarını etkiliyor– yoksa regülasyonla mı? Geçenlerde bir düzenleme çıktı meclisten ve anında Toyota Yasası olarak adlandırıldı. Çünkü Toyota’nın sadece Türkiye’de üretilen hibrit bir modelinin işine yarayan bir vergi düzenlemesiydi. Fiyatı ciddi bir şekilde aşağı düşürdü. Güzel bir adımdı, yeşil bir adımdı ama devamının gelmesi lazım. Daha evvel mesela, elektrikli arabalar konusunda bu teşvik bulunmadığından Renault’nun bir modeli piyasadan çekilmişti. Yani regülasyon tarafında doğru ve akılcı adımların zamanında atılmış olması gerekiyor. Toplumsal bilinç bizi bir yere kadar götürebiliyor.

Şimdi Dilovası’na bakalım. Kanser üreten bir yer. O kanser, evimizde kullandığımız şampuandır, deterjandır veya duvarlarımıza sürdüğümüz boyadır aslında. Bir ürünü kullanırken benim şunu sormam gerekiyor. Benim duvarıma sürdüğüm boya, bir yerdeki insanları öldürüyor mu? O boyayı üreten firma, bazen bir hatıra ormanıyla da karşıma çıkıyor, kadının güçlendirilmesi temalı bir reklamla da. Oysaki asıl odaklanması gereken konu, eğer örneğimiz bir boya firmasıysa, kimyasal yollarla doğa ve insanı öldürüp öldürmediği. Kadın çalışan elbette önemli, kadının güçlendirilmesi elbette önemli. Ama bir firma kendi ana iş süreçlerinde bir iyileştirme yapmadığı zaman bu adımlar çok anlamlı olmayabilir.

Kocaeli sınırları içinde beni çok şaşırtan ve bu ay öğrendiğim bir gerçek var. Dünyanın en büyük kalıcı organik kirletici (KOK/POP) stoku orada. 2,200 ton. Bu Çin’in kısa sürece bertaraf edişini övünerek anlattığı 400 tonluk stokun 5 katından fazla. Bu gerçekten şok edici bir miktar. 2,200 ton atık, bir deponun içinde bekliyor. Etik olarak yapılması gereken nedir? Regülasyon tarafında yapılması gerekenler çok belli. Peki, bu deponun arkasında ne var? Gazeteci veya iletişimciysem, bu atıkların arkasında hangi devler, hangi markalar vardı diye sormam gerekir. Gerçi bu soruları sorabilmek de iletişim ortamının özgürlüğüne veya sizin gazeteci niteliğinize bağlı olarak değişir. Halkla ilişkiler ve kurumsal iletişim tarafına bakalım. Ben bu şirket için mi acaba yıllarca iletişim yapmış olabilir miyim? Ve bu korkunç ayak izinin farkında mıydım? Veya şu anda çalıştığım firma ileride böyle bir tabloyla karşıma çıkabilir mi? Asıl sorular bunlar ve etik tartışmasını buradan yapmamız gerektiğini düşünüyorum.

SORU

Ben Faik Bey’ e soracağım ilk sorumu. Faik Bey unvanınıza baktığım zaman UNDP’yi görüyorum. Sorum şu; Şimdi ben bu olaya bir iletişimci gözüyle baktığım zaman, Birleşmiş Milletler içinde sizin konuşmanızı dinlediğim zaman, bu kadar eleştirel yaklaşan birisini görmek şahsım adına beni çok mutlu etti. Öte yandan yine Birleşmiş Milletleri temsil eden bir kişi olmanızdan mütevellit, bana düşündürdüğü şey şu oldu. Çünkü kafamda çok büyük soru işaretleri var benim Birleşmiş Milletler ile ilgili. Baktığımız zaman Birleşmiş Milletler’in asli unsurlarının ki bunları veto yetkisi olan devletler olarak görebiliriz. Dünyanın sonunu hazırlıyoruz, siz de bahsettiniz; “Ölümlerden ölüm seçiyoruz. Ölüm süremizi uzatmaya çalışıyoruz” gibi bir şey söylediniz. Bütün bu duruma baktığımız zaman, aslında en büyük tahribatı yapan ülkelerin asli unsur olduğu Birleşmiş Milletler’in ortaya koymuş olduğu bu programların da aslında bir nevi bir iletişim projesi olma ihtimali sizce nedir? Sorum bu.

İkinci sorum, soru değil aslında. Tayfun Bey’ in konuşması sırasında benim daha önceki oturumda sorduğum bir soruya yapmış olduğu atıftan dolayı konuşmak istediğim bir konu var. Konuşmanızı çok ciddiyetle dinledim, teşekkür ederim buraya gelip bize bunları anlattığınız için. Ama konuşmanızın bir yerinde şöyle bir şey söylediniz; “henüz mevcut sorunları aşamamışken, gelecek sorunlarla ilgili düşünmeyi çok gerekli görmüyorum” gibi bir şey söylediniz. Benim takıldığım nokta bu oldu. Belki sokaktan geçen insanlar ilgilenmiyor olabilir, burada sokaktan geçen insanların bilinç seviyeleriyle ilgili bir şey söylemeye çalışmıyorum, ama burası bir üniversite, kendimizi belli alanlarda geliştirmeye çalışıyoruz. Tıpkı geçmişte birilerinin çıkıp, dünya ileride bir gün global bir köy olacak demesi gibi. Ya da bir gün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak dediği gibi. Belki bugün benim sorunum olmayan bu sorunla ilgili düşünmenin akademi içinde yer alan, öğrenci bile olsa – ki lisans öğrencisiyim, hedefim yüksek lisans – herkesin bu tür konular hakkında düşünceleri olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü yarın bir gün, elime biri o kalemi verdiği zaman, yetkiyi bana verdiği zaman, sen artık yaz dediğinde (çünkü bu konuşmalarımızda ya da daha önceki oturumlarda da söylenen şeyler bunlardı), sürekli olarak tekrarlar yapılıyor, yeni durumlar üzerine yeni teorilerin geliştirilmesinde sıkıntılar oluyor. Bugün Endüstri 4.0 şu an günümüzün sıkıntısı olmayabilir ama ben kendi sorumda da bahsetmiştim. Bir Türk firmasının bu konuya kendisini entegre etmesi, bir basın davetine gitmesi ve dünyanın gelişim hızını da göz önüne alırsak, bunun çok çok uzaklarda olacağını düşünmüyorum. O yüzden bence tam da zamanı çünkü bundan 250 sene önce sanayi devrimiyle ortaya çıkmış olan sistemin sorunlarını, 250 sene sonra bugün çözmeye çalışıyoruz. Neden? Siz Etik ve İtibar Derneği isimli bir dernekle 250 senelik bir kaybın sonunda, bunu artıya çıkartmanın peşindesiniz. Ben de bugün bunlar üzerinde düşünüyorum, bir 250 sene daha kaybetmeyelim diye diyorum. Teşekkür ediyorum.

CEVAP:  FAİK UYANIK

Çok teşekkürler. Üniversitelere gittiğimiz zaman eleştirel ya da sorgulayıcı soruların yöneltilmiş olması bizler için çok kıymetli. Gittiğimiz üniversitenin niteliğini de gösteriyor bu aslında. Bazı yerlerde hiç sorgulanmıyor bazı şeyler. Dünya beşten büyüktür diye başlamak istiyorum sözlerime. İşin şakası bir yana, BM reformu, üzerinde çalışılması gereken bir alan. Bunu çok açıklıkla söyleyebiliyoruz BM çalışanları olarak. İkincisi de UNDP olarak biz kendi işimize odaklanıyoruz. Yaptığımız iş, sürdürülebilir kalkınma işi. Benim yaptığım iş de sürdürülebilir kalkınma iletişimi işi. Ve benim vardığım sonuç, UNDP’nin vardığı sonuca yakın, pragmatizme inanıyorum. Yani kaynak varsa bir yerde, o kaynağı harekete geçirip yangını söndürmeye inanıyorum.

Bunun için tabii bir kere yangının varlığına ikna olmuş olmak lazım. İklim değişikliği denen gerçeğe ikna olmuş olmanız lazım. Bu ikna süreci uzun bir zaman aldı. Sizin sorunuzu gayet iyi anlıyorum, çünkü gazeteciyken, konuya dair pek çok röportajımda ben de gerçekten iklim değişikliği diye bir şey var mı diye sorardım. Artık o noktayı aştığımızı düşünüyorum. Bu, bilimsel bir olgu haline geldi. Bundan 800 bin sene önce atmosferdeki karbondioksit seviyesi neydi ve nereden nereye geldi, buzullara baktığımız zaman en dipteki katmandan yukarı doğru çıktığınızda çok net görüyorsunuz.

Kısacası ikna sürecini geçtik. Farkındalık sürecini geçtik. Artık davranış değişikliği sürecindeyiz. Algıdaki bu ilerleme açısından büyük bir problem yok. Ama bu ikna oluşa karşılık gelen mekanizmalar henüz tam olarak oluşmuş değil. Ne regülasyon tarafında var, ne de demokratik sürecin içinde doğal olarak var olması gereken iletişim kanallarımızda var. İdeal bir demokrasi sürecinde STK’lar, özgür basın, karar alıcılar, örgütlenmiş yurttaşlar döngüsü vardır. Geri beslemeye dayalı karar alma süreci işler sürekli. Orada eksiklerimiz var. Geçenlerde Google’da “Türkiye’de üretilen ve satılan otomobillerin karbondioksit salımları” diye bir arama yaptım. Karşıma hiç bir şey çıkmadı. Öncelikle hangi otomobiller Türkiye’de üretiliyor, hangileri ithal, bunu bilmek ve kıyaslayabilmek lazım. Çünkü ithal otomobil, ekstra karbondioksit salımı demektir. Aldığınız yerli muzla, Bolivya muzu arasındaki fark şu: Bir kilo Bolivya muzu için belki Türkiye’ de üretilen bir ton muzun tüketebileceği kadar karbon tüketmiş oluyorsunuz. Bir bardak kola içtiğiniz zaman 10 bardak su tüketmiş oluyorsunuz, bir bardak bira içtiğiniz zaman aynı şekilde. Bu bilgi eksikliğinin maliyetinin de yüksek olduğunu düşünüyorum.

Gazetecilerin yapması gereken iş de bu. Bilgiyi bulmam lazım ki davranış değişikliğinin veya politika talebimin bir motivasyonu ve anlamı olsun. O bilgiye ulaşmakta güçlük çekiyorum. İşte şu anda bu aşamadayız. Bence tıkanıklık orada başlıyor. İletişimcilerin kafa yorması gereken şey bu. Sorular sorup bilgiye ulaşabilme özgürlüğüne sahip olmamız lazım. Orada tıkanıklık var. Bu tüm dünya için geçerli olan bir şey.

 

Standart
Diğer yazılar

Küresel Hedefler: Ben mi kurtaracağım?

Bu sefer bir sahte peygamber olup kendime de vahiy gibi inen 17 Emir’den bahsediyorum.

They Live, John Carpenter, 1988 – Bu yazı şu gözlüğün hafif değişik bir modelini anlatıyor

Dünyamızı kendimiz ve çocuklarımız, sonraki kuşaklar, ayrıca tüm canlılar için daha yaşanır bir yer haline getirmek hala mümkün. Ancak bu eylemi başlatabilecek son kuşak biziz. O nedenle bazı sorular soruyorum bu kez kendime ve sizlere. Ardından da kendi çapımda yanıtlamaya çalışıyorum.

Dünyayı yoksulluktan ve açlıktan kurtarmak için siz ne yapardınız? Herkesin iyi eğitim aldığı, sağlıklı ve mutlu bir şekilde uzun bir ömür yaşadığı bir dünya mümkün değil mi?

Kadın-erkek, genç-yaşlı, engelli-engelsiz, herkesin hayatın her alanında eşit biçimde var olabilmesi bir hayal mi? Sağlıklı evlerde, düzenli yerleşim yerlerinde, doğal kaynakları daha sorumlu şekilde kullandığımız, iklim değişikliğine yol açmadığımız bir hayat yaşayamaz mıyız?

Dünya üzerindeki herkesin insana yakışır çalışma koşullarına sahip olması mümkün olamaz mı?

Üretim süreçlerimizde yenilikler yaparak, altyapımızı doğa dostu kılarak dünyayı daha yaşanır bir yer haline getirmeye katkıda bulunamaz mıyız?

Dünyamızı karada veya suda yaşayan tüm canlılar için yaşanır kılabilmek için neler yapabiliriz? Tüm bu işleri yaparken, eğer mecbursak kıt kaynaklarımızı harcarken veya bu harcamaları denetlerken ne kadar dürüst davranabiliriz, adil ve hoşgörülü toplumlar oluşturamaz mıyız?

Hedeflerimize ulaşmak için tüm dünyaca, el ele verebilir miyiz?

İşte bu sorulara yanıt arayan bir gündemi var artık dünyamızın. 1 Ocak 2016’dan itibaren 15 yıl boyunca tüm dünya, 17 hedefi yerine getirebilmek için çalışacak. Kısaca Küresel Hedefler olarak adlandırdığımız Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri, Eylül ayında dünya liderleri tarafından kabul edildi.

Yukarıdaki sorular insanlığın tarihi kadar eski. Yanıtı da aslında basit. Evet, tüm bu hedeflerin başarılması mümkün. Ancak bunun için irade gerekiyor. Sadece ülkelerin, hükümetlerin de değil, sıradan bireyler olarak hepimizin iradesi ile başarılabilecek bir hedef bu.

Peki, bu hedefler sizi neden ilgilendiriyor? Ya da siz bu hedeflere katkıda bulunmak için ne yapabilir, nereden başlayabilirsiniz?

Adım adım düşünelim. Yoksulluk ve açlığın nedeni dünyamızın kaynaklarını adil bir şekilde paylaşamıyor olmamız değil mi? Demek ki çözülmesi gereken ilk mesele bu. Bunun için de dünyamızın kıt kaynaklarını daha doğru biçimde kullanmamız gerekiyor. Sorumlu üretim ve tüketim ise bunun ilk adımı. Üretirken veya tüketirken, yaptığımız eylemin bir ihtiyaca mı yoksa lükse veya aç gözlülüğe mi hizmet ettiğini iyi tartmak gerekiyor.

Düşünelim. Şu anda dünya üzerinde 7 milyarı aşkın insanız. Herkesin kuşaklar boyunca bizim yaşadığımız standartta hayatlar yaşaması, dünyamızın kıt kaynaklarıyla mümkün mü? Eğer bu soruya evet yanıtını veremiyorsak, hayatımızda değiştirebileceğiniz pek çok şey olduğunu da kabul etmemiz gerekiyor.

Her bir eylemimizde, örneğin ekmek kızartma makinesini çalıştırırken, arabanın kontağını çevirirken, yeni bir ayakkabı veya takım elbise alırken, her deodorant sıkışımızda, evi bir derece daha ısıttığımızda, her çöp atışımızda, bu eylemimizin sonuçlarını düşünmek zorundayız.

Bireycilik bu anlamda fena bir şey değil. “En azından ben bireysel olarak dünyamızın kaynaklarıyla dost bir hayat yaşıyorum” diyebilmek çok önemli.

Örneğin siz sigara içtiğinizde, günde iki bin kaloriyi çoktan geçtiğiniz halde bol bol yağlı ve şekerli yiyecekler tükettiğinizde, yerinizden kalkmadan ve hareket etmeden günler ve haftalar geçirdiğinizde dünyaya zarar vermediğinizi düşünebilirsiniz.

Oysa bakın nasıl zararlar veriyorsunuz: Bir kere sağlığınıza zarar verdiğini bile bile tütün endüstrisine destek veriyorsunuz. İhtiyacınızdan fazla yemek yiyerek kendinize zarar veriyorsunuz. Dolayısıyla, tansiyon şeker veya kalp hastası olarak sonunda ilaç endüstrisine destek veriyorsunuz. Bir yandan sigaraya, bir yandan da ilaca para harcıyorsunuz. Az yaşayacağınız için, toplumunuzun yaşam süresi ortalamasını düşürüyorsunuz.

Bir bardak su yerine bir bardak kola veya bira içtiğinizde, aslında dokuz bardak su tüketmiş oluyorsunuz. Çünkü bu ürünlerin üretim süreçleri bunu gerektiriyor. Aslında buna benzer çarpıklıklar, işlenmiş her gıda için geçerli.

Bir kilo et yediğinizde New York ile Londra arasında gidiş-dönüş bir kişilik bir biletle harcayacağınız kadar bir karbon ayak izi oluşturuyorsunuz. Yani her bir tercihinizde su ayak iziniz, karbon ayak iziniz sürekli artıyor.

Oysa insanoğlu şu zamana kadar ne engelleri aşmasını bildi. Geliştirdiğimiz aşılarla, sanayi devrimiyle, tarımsal devrimle son iki yüz elli yıldır artık daha uzun süre yaşayabiliyor ve sürekli olarak kalabalıklaşıyoruz. Aynı zamanda da aslında zenginleşiyoruz. Ama bir yandan da dünyamızdaki eşitsizlikleri önleyemiyoruz. Çünkü aşırı tüketim yoluyla önce kendimizin, sonra içinde bulunduğumuz toplumun, ardından da diğer insanların, diğer canlıların ve dünyamızın sonunu hazırlıyoruz.

Dünyanın zenginliklerine erişimimiz dengesiz. Çünkü gerçekte hakkımız olanın fazlasını almak kültürlerimizin birer parçasına, ödüllendirilen ve yüceltilen bir davranış biçimine dönüşüyor.

Eşitsizlikler huzursuzlukları, çatışmaları ve savaşları beraberinde getiriyor. Savunmaya harcadığımız kaynaklar o kadar büyüyor ki, dünyada eğitime ayıracak kaynak bulamıyoruz. Kalkınmış ülkeler yaşam tarzı nedeniyle sağlıksızlaşan bireylerini iyileştirmeye büyük paralar harcıyor. Ekonomilerimiz ve günlük hayatlarımız hala kömür, petrol ve gaza bağımlı. En basitinden, pet şişe üreterek ve tüketerek, iklimi değiştiriyoruz ve buna bağlı seller, heyelanlar büyük felaketlere yol açıyoruz. Açgözlülüğümüz çoğu kez afetlere dayanıklı toplumlar oluşturmamıza da engel oluyor. Böylece kalkınma yolculuğumuz boyunca edindiğimiz ne var ne yoksa bir çırpıda kaybediyoruz. Kaynaklarımızı gerçek ihtiyaçlarımıza yönlendirmekten bizleri alıkoyan sistemlerimiz, kötü alışkanlıklarımız, bilinçaltlarımız, tercihlerimiz var. Bütün bu hataları ifade etmek isteyenleri ya da farklı olan sesleri susturarak, küresel kalkınma yolculuğumuzu aslında daha da yavaşlatıyoruz.

198

Bu kadar zor mu?

Bu yazının sonunda yine en baştaki soruya dönecek olursak. Ne demiştik: Dünyayı siz mi kurtaracaksınız? Cevap, Evet. Hem de şu andan itibaren. Her fiilimizin dünyamız için ne anlama geldiğini düşünmek, ilk adımımız olsun. Üretimden ama her şeyden önce tüketimden gelen gücü önemsemek ilk adım olabilir. Dünyaya ve hayatlarımıza bakarken, tercihlerimizi sorgularken bir “Küresel Hedefler gözlüğü” takmakla başlayabiliriz işe.

Peki, dünyayı bu gidişattan kurtaramazsak ne olacak? Onun cevabını da dünyamızın vaziyetine baktığımızda zaten yavaş yavaş almaya başladık.

1 Ocak 2016, öncelikle kendi hayatımız başta olmak üzere hepimiz için yepyeni bir başlangıç olabilir mi?

sdgs

Standart