Diğer yazılar

Etik ve itibar arasındaki kayıp halka: Sürdürülebilirlik

25 Nisan 2017 – Marmara Üniversitesi’ndeki panelden alıntı

Bugün için benden istenen sunum etik ve itibarla sürdürülebilirlik arasındaki bağlantı oldu. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı olarak giderek daha fazla çalıştığımız bir alan bu. Ben İktisat okumuş biriyim. 1990 yılında İktisat okumaya başladığım zaman, “sürdürülebilirlik” diye bir kavram yoktu. “Çevre” kavramı yoktu. Çevre kelimesinin tek bir anlamı vardı, “etrafımız”. Başka bir anlamı yoktu. Dolayısıyla pek çok kavram sıfırdan inşa edildi ve artık hepsinin üzerine ayrı ayrı düşünmemiz gerekiyor. Belki şu ana kadar yaptıklarımız, Bizans içinde meleklerin erkek mi dişi mi olduğunu tartışan bir grup rahibin yaptığına benziyordu. Çünkü aynen Bizans’ta olduğu gibi, hatta ondan daha fazla, şu an içinde yaşadığımız dünya ayağımızın altından kayıp gidiyor. Tartışacağımız asıl meselenin bu olduğu ortaya çıktı. Dolayısıyla etik ve itibar arasındaki o kayıp halkayı yavaş yavaş konuşmaya başlıyor olmamız çok değerli. İtibar derken en başta tabii çok basit ahlaki tutarlılıklara bakmak gerekiyor: Öncelikle ele aldığımız bir şirketin ana vaadi nedir? Bu vaadi zaten yerine getirmesi gerekir, onu cepte var sayıyoru,z ki onun bile çoğu zaman bulunmadığı bir dünyadayız. Temel vaatlerin yerine getirilmediği bir dünyada sürdürülebilirliği konuşmak, bakalım ne kadar mümkün olacak.

2000 senesinde dünyada liderler oturdular, 15 yıllık bir küresel kalkınma gündemi inşa ettiler: Binyıl Kalkınma Hedefleri. 8 hedef vardı içinde. Açlık ve yoksullukla başlayıp küresel işbirliğine kadar uzanan 8 hedef. 2015 yılının sonunda da 2030’un sonuna kadar sürecek olan Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri saptandı. Bu yeni gündem ilkine kıyasla daha kapsayıcı bir süreç ile ortaya çıktı. Ayrıca “sürdürülebilirlik” kelimesi bir kez daha, altı çizili olarak vurgulanmış oldu ve gündemimize girdi. Kureselhedefler.org adresinde, bu 17 hedefin neler olduğunu göreceksiniz.

Sürdürülebilirlik kavramının içine girdiğimiz zaman öncelikle demografiyi ele almamız gerekiyor. Dünya nüfusu son 60 yılda 3 kat civarında bir artış gösterdi. 7.5 milyara doğru yaklaşıyoruz. 2011’de 7 milyar sınırını aştık. 8 milyarı göreceğiz ve belki bu salonda olanların çoğunluğu 9-10 milyar olduğumuz günleri görecek. Oysa bilinen tarih boyunca, çok eski çağları da dikkate aldığımızda, insanoğlunun nüfusu asla 500 milyonun üzerine çıkmamış. Sanayi devrimine kadar 1 milyar sınırının üzerine çıkmamış olan bir insanoğlu. Yeryüzü aslında kendi olağan dinamikleri içinde bu kadar insanı besleyip doyurabilecek kadar bir kapasiteye sahip. Ancak son 250 yıl içinde kaydedilen ilerlemelerle, sağlık devrimiyle, aşılarla vs. ömrümüzü uzattık, çoğalmaya başladık. Ve bir yandan da sanayi devrimiyle kömür, petrol ve gaz kullanımı çok yüksek seviyelere çıkmış oldu.

Temel değişim burada başlıyor aslında. Çok büyük başarılar elde ettik. Çocuk ölüm oranlarını azalttık. Daha uzun yaşıyoruz. Daha zenginiz. Küresel ekonomi sürekli büyüyor. Çok büyük, çok zengin bir dünyamız var. Bize öğretilen iktisat tanımı, “kıt kaynakların verimli kullanımı”ydı. Çok basit, tek cümlelik tanım buydu. Aslında bu tanım, içinde sürdürülebilirlik göndermesi barındırıyordu. Kıt kaynaklar derken sürdürülebilirliğe bir gönderme vardı ama onun üzerinden çabucak geçilir ve çok fazla durulmazdı. Çünkü dünyadaki kaynaklar neredeyse sınırsız gibiydi. “Kıt” dememize rağmen, kaynakların sonsuz olmadığının bilincinde olmamıza rağmen. Ve o büyüyen zenginliği de doğru düzgün paylaşamadık. Eşitsizlikleri ortaya çıkardık. Batı-Doğu, Güney-Kuzey gibi eksenlere baktığımız zaman zenginliğin paylaşımındaki küresel eşitsizliği harita üzerinde de görüyoruz. Kendi bölgemize, Avrasya bölgesine baktığımız zaman; zenginliğin Türkiye’den başlayarak Doğu Avrupa, biraz Avrupa’nın güneyi, biraz da Avrupa’nın en batısı dışında kalan yerlerde olduğunu görüyoruz.

Türkiye’ye baktığımız zaman Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusundan, başlayan bir yoksulluğun karşısında, Eskişehir, Ankara’dan Kocaeli ve İstanbul’a doğru uzanan bir müreffeh bölge var, ve İzmir civarında var. Ve onun haricinde yine orta geliri ve eşitsizliği görüyoruz. Eşitsizlik iller bazında da var. Haneler bazında da var. Ve ele alabileceğimiz her sosyal düzeyde var. Başta cinsiyet olmak üzere Türkiye’nin en büyük problemlerinden biri. Türkiye’nin üç temel kalkınma güçlüğü var. Bölgesel eşitsizlikler bir numara, cinsiyet eşitsizlikleri iki numara, üçüncüsü de buna yeni eklenen bir halka, hızlı gelişmek isteyip bunu çevreyle dengeleyemeyen tüm ülkelerde olduğu gibi, çevresel sürdürülebilirliğin sağlanması ve iklim değişikliğine uyum.

Ben İÜ İktisat Fakültesi’nden Marmara İletişim’e yüksek lisansa geldiğimde, Prof Melda Cinman ile bir çalışma yapmıştık. İktisat ve iletişimin kesiştiği bir noktayı tez olarak ele almıştım. İktisadi zenginlik, demokrasi ve özgürlük korelasyonu üzerineydi bu çalışma. Acaba zenginlik varsa özgürlük de otomatikman geliyor mu? Haritaları üst üste koyduğunuz zaman, yani zenginlik haritasını basın özgürlüğü haritasıyla üst üste koyduğunuz zaman, büyük ölçüde bir korelasyon var aslında. Afaki bir şekilde bizim tespit ettiğimiz bu olguya rağmen, arada hala birtakım açıklanmaya muhtaç yerler vardı, hala da var. Örneğin Körfez bölgesinde çok zengin ülkeler ve kişi başına düşen yüksek milli gelir karşısında basın özgürlüğünden söz edilememesi. Şimdi ise “post-truth”, yani “hakikat sonrası” dönemde daha da farklı bir durumla karşı karşıyayız. Özgürlük zannettiğimiz şeyle demokrasi zannettiğimiz şey arasında bir çatışma var. İkisi de aslında bizim tanımladığımız idealden çok uzak olan iki gerçeğin çatışması var. Kısacası eşitsizlikler ve haritalar üzerindeki dengesizlikler bizim asıl çalıştığımız konu. Bu tabloyu ortaya koyup sürdürülebilirlik kavramıyla başlayayım ki ondan sonra bunu itibarla bağlayayım istedim.

Kadınların parlamentolardaki temsil oranlarına baktığınız zaman da üç aşağı beş yukarı aynı eşitsizliği görüyorsunuz. Türkiye bu alanda az önce de söylediğim gibi, yumuşak karnı olan bir ülke. Şu an Türkiye’ de Ulusal Parlamentoda kadın oranı yüzde 14, yerel meclislere baktığınız zaman kadınların temsili çok daha az. Şirketlere baktığınız zaman kadının yönetimde temsili biraz daha iyi olmakla beraber, Türkiye’nin daha gitmesi gereken çok yolu var.

İklime geri dönecek olursak. 1750’ler ile beraber kömür, petrol ve gazın yoğun kullanımına bağlı bir değişim var. Atmosferdeki karbondioksit miktarının dünya tarihi boyunca nereden nereye geldiğini bilimsel bir kesinlikle saptayabiliyoruz. Hiç bir zaman atmosferdeki birim partikül miktarı 300’ü geçmemişti. Oysa şu anda 400’ü geçmiş vaziyette. Bu aslında dünyanın sonunu hazırlamaya yeterli. Şu anda frene bassak, pet şişeleri, araba kullanmayı, kömürü, petrolü, gazı artık kullanmıyoruz desek bile dünyanın zaten sonunu hazırlamış vaziyetteyiz.

Ama şu anki gibi tüketmeye devam edersek varacağımız yer ne olacak? 2100 yılında 900 partikül, karbondioksit miktarının varacağı nokta. Politikalarımızı bu değişime entegre edersek, yaşam şekli ve davranışlarımızı değiştirirsek varacağımız yer ne? 550. 1,5-2 derece hedefleri vardı ya Paris’te tartışılan. Konu buydu aslında, ölümlerden ölüm beğenmek. Her hâlükârda dünyanın sonu maalesef geliyor. Peki, özel sektör ve bireyler olarak bizlerin bütün bunlarla bağlantımız ne ve bu gidişata birer iletişimci olarak bizler nasıl dur diyebiliriz? En azından şunu yapabiliriz diye düşünüyorum, gölge etmeyebiliriz. “Gölge etme, başka ihsan istemem” çok kıymetli bir laf. Bir şirket, bir değer üretemiyorsa en azından zarar vermesin. Yani gezegene ve insanlara zarar vermeyen şirketleri oluşturmak.  Artık özellikle halkla ilişkiler ya da iletişimcilerin çalıştığı birimlerde yeni unvanlar doğuyor. Sürdürülebilirlik yöneticileri, sürdürülebilirlik raporlamacıları gibi. Öğrenmemiz gereken şeylerin sayısı arttı, hem iktisat tarafında, hem iletişim tarafında. Çünkü iç içe geçmeye başlıyor artık bütün bunlar.

Türkiye’de özel sektörde bilinçlenme yukarıdan aşağıya doğru ilerliyor bu konuda. Sürdürülebilirlik konusundaki çalışmalar Koç ve Sabancılardan başladı ama şimdi talep hiç beklenmedik bir ölçüde arttı. Anadolu’daki KOBİ’lerden, sürdürülebilirliği, kalkınma hedeflerini nasıl kendi şirketlerine entegre edebileceklerine dair epeyce sorular alıyoruz. Orada bir kapasite oluşturulmasına ihtiyaç var: Sürdürülebilirlik danışmanlığı diye bir sektör doğuyor artık. Şirketlere bu konuda danışmanlık yapılmalı. Farkındalığın büyük şirketlerden KOBİ’lere geçmesi zaman aldı, bu bir süreçti. Ama şimdi talep çok, yol gösterici az. Demek ki bu alanda uzmanlaşmak için doğru zaman.

Sürdürülebilirlik ile itibarın bağlantısına bakalım. İtibar ve etik yakından ilintili, aslında neredeyse eş anlamlı gibi görünüyor ama etik içermeyen bir itibarın değeri yok. “Etik içermeyen”, gezegene ve insana saygısı olmayan anlamına geliyor. Aradaki farklılaşma da burada kendini gösteriyor. Deklare etsin veya etmesin, herkesin uyması gereken değerler, tutması gereken sözler var. İnsanlara katkı sağlamayan, sağlamadığı gibi gezegene zarar veren şirketler elenecek. Karbondioksit salımları ne kadar? Karbon ayak izi ne kadar? Su ayak izine bakıyor mu? Bunu ölçümlüyor mu? Bunu bize duyuruyor mu? Bütün bunlara artık daha yakından bakmaya başladık.

Ve bunu tedarik süreçlerinin tümünü dikkate alarak yapıyoruz artık. Üzerimizdeki kıyafeti Bangladeş’te bir atölyede üreten işçilerin çalışma koşullarından, cebimizdeki telefonların lityum-iyon bataryalarındaki kobalt madenini çıkartan Afrika’daki çocuk işçilere kadar bizim hayatımız aslında nerelere dokunuyor? Pet şişedeki bir suyu içtiğim zaman bunun enerji verimliliğiyle bağlantısı nedir? Karbon salımıyla bağlantısı nedir? Ve onun mülteci sorunuyla bağlantısı nedir? Bunları düşünmeden ilerlememek gerekiyor.

Peki, sürdürülebilirlik itibarın bir bileşeni mi? Hem evet, hem hayır. Bir kere büyük şirketlerde farkındalık aşaması çoktan davranış değişikliğine dönüşmeye başladı. Ama onlar da örneğin atık yönetiminde ya gerideler ya da bunu karlılığın bir bileşeni olarak gördükleri için yapıyorlar. Çok büyük bir beyaz eşya firması, eğer eskisini getir yenisini götür kampanyası yapıyorsa, şunu akıl ediyor ya da yapmaya mecbur kalıyor mesela; “ben atık yönetim tesisi açmalıyım.” Ama aslında o atık yönetim tesisini açmasının arkasındaki motivasyon yine karlılık. Biz şunu söylüyoruz; sürdürülebilirlik ile karlılık bir arada yaşayabilir. Ama aslında bu biraz “sürdürülebilir kalkınma” kavramının kendisi gibi bir oksimoron da içeriyor. Bir kaynak hem sürdürülebilir hem de sürekli gelişen bir olgu olamaz. Bir noktada birinden birinin bitmesi gerekir. Ya kaynak bitecek ya da sizin gelişmeniz duracak. İkisinden biri duracak.

Yine de kalkınma çabalarında pragmatizmin bir kıymeti olduğunu düşünüyorum. Aynen KSS’de olduğu gibi. KSS’den “sürdürülebilir iş modeli”ne doğru ilerliyoruz şu anda. Ama KSS’nin de değeri büyük. Bir kaynak bulduğumuzda, yangın neredeyse o kaynakla söndürmenin, yani pragmatik yaklaşmanın kıymetli olduğuna inanıyorum. Dünya büyük bir hızla duvara toslamak üzere olan bir kamyon gibi sona doğru yaklaşırken, bir kaynağın yangını söndürmeye ufacık da olsa bir katkısı varsa, bunun kıymeti olduğunu düşünüyorum.

KSS, 80’lerin sonunda, o döneme özgü liberal rüzgarla beraber ABD üzerinden ülkemize gelen bir kavramdır. Türkçe’ye Kurumsal Sosyal Sorumluluk diye çevirdik ve uyarladık. Türkiye KSS alanında çok iyi ve hızlı yol aldı. Ancak KSS kavramı, kendi içinde bir “suçluluk ifadesi” de barındırıyor sanki, değil mi? Bana hep öyle gelmiştir. Sosyal sorumluluk ne demek? Zaten yaptığınız işin kendisi bir sosyal sorumluluk olmalı, bir ihtiyaca hizmet etmeli. “Ana faaliyetim ile bir ihtiyaca hizmet ediyor muyum, yoksa lükse, aç gözlülüğe mi hizmet ediyorum?”. Bir kere sorgulanması gereken o. Şayet bu aşamayı geçtiysek sorulacak sorular şunlar: Benim üretim süreçlerim nerelere dayanıyor ve ben bu süreçlerde etik ve sahiplenici bir rol üstlenebilmiş miyim, varsa yanlışlarımı düzeltebilmiş miyim? Ondan sonra tartışmaya başlayabiliriz geri kalanları. Kısacası bir hatıra ormanı dikmek, beni kolay kolay aklayamaz.

Kurumsal Sosyal Sorumluluk kavramında böylesi bir suçluluk itirafı olduğunu düşünüyorum. Tarihsel dönemi de zaten yavaş yavaş kapanıyor.

Şu an bir işletme için en önemli soru şu: Bütün bu 17 küresel hedefi, onun altında bulunan 169 alt hedefi, onun da altında bulunan 241 endikatörü ben, kendi faaliyetlerimle, şirketimin faaliyetleriyle, karbon ayak izimle, su ayak izimle, kadın çalışanlarımla, dünyadaki çocuk işçiliğine olan etkimle, kaynaklara olan etkimle olumlu yönde ne kadar değiştirebiliyorum? Dünyadaki ayak izim ne kadar ve bunu iyi yönde nasıl değiştirebilirim? Bakmamız gereken nokta bu.

Immanuel Kant’ın ahlak felsefesine bakınca da aslında aynı noktaya geliyoruz. Tanrı korkusundan mı, yoksa olması gerektiği için mi doğru insan olmalıyız? Yaradandan koktuğumuz için mi yaradılanı seviyoruz, yoksa sevmek içimizden geldiği için mi seviyoruz? Kısacası, talep veya regülasyondan bağımsız olarak, üretim faaliyetlerindeki değişimin de etik bir temeli olması şart.

Tüketim tarafından gelen bir talep var. Bu talep giderek büyüyecek ve kimse artık “sürdürülebilir kalkınma endeks değeri” düşük olan bir şirketten ürün almayacak. Organik pazarlar gibi bazı ufak göstergeler şimdiden başladı zaten. O tarafa doğru bir talep kayması başladı.

Bunun karşısında regülasyonda, devlet tarafında, bir düzenlemeler zinciri birbirini takip edecek. Ama kıymetli olan bence talepte ya da regülasyonda bir engel ortaya çıkmadan önce, bu değişimleri içselleştirebilmek. Çünkü böyle olduğunda “tüketici” yerine “insan” demeye başlayacağız. “Regülasyon” yerine de “doğa” demeye başlayacağız. İnsan ve doğa dengesini kuramayan şirketler itibarlarını kaybetmeye başlayacaklar. Volkswagen emisyon skandalı bunlardan biridir. Karbondioksit salımlarıyla ilgili yaptıkları açıklamaların gerçekle örtüşmemesi, bir anda şirketin borsadaki değerini düşürmüştü. Türkiye’den de birçok örnek verebiliriz, dünyadan da verebiliriz. Ama ben burada noktalayayım. Çok teşekkürler.

SORU – SİBEL ASNA – A&B YÖNETİM KURULU BAŞKANI

Teşekkür ediyorum. Gerçekten harika iki gün yaşadık. Mesleğim adına çok çok mutluyum. Herkese teşekkür ediyorum. Tekrar ve tekrar Alaeddin Asna adına da ayrıca bizi hakikaten iyi izlediğine inanıyorum. Faik Bey söylediğiniz her kelimenin altına imza atacağımı biliyorsunuz zaten. 17 altın kuralı benimseyen bir kurum olarak inanıyorum ki bizim sektörümüz adına çok önemli bir konuşma oldu. Çünkü ben halkla ilişkiler veya iletişim sorumlularının kurumun içindeki etik bekçileri olabileceğine inanıyorum. Dolayısıyla sizin sözünüzün bir açılımı olarak söyleyeyim, evet iletişimciler etik konusunu diğer sektörlerden çok daha fazla bilmek zorundalar. Onu hissetmek, anlamak, algılamak zorundalar. Çünkü kurumun içindeki bekçi olacaklar onlar. Tayfun Bey söyledi, yalanların, göz boyamacılığın vasıtası olmamaları için ve dirençli olabilmeleri için, bilgiyle donatılmış olmaları lazım. Sadece aktivizmden bahsetmiyoruz. Halka açılan şirketler ve yatırımcının da risk değerleri içinde itibarın olmasıyla, herkes bir heves bu itibar meselesine girdi. Ve ödüller veriliyor ama dönüp baktığımız zaman bu şirketlerin büyük bir çoğunluğuna, biraz makyajla aldıklarını düşünüyorum ben bu ödülleri. Özür diliyorum, 35 yıllık bir sektör içi çalışanı olarak, kimin ne yaptığını iyi biliyorum.

Şimdi şöyle düşünelim; kömür, şu anda dünyanın en büyük tehditlerinden bir kömür değil mi? Bunu hepimiz hemfikiriz. 2 dereceye bakıyor zaten her şey. 2 derece sonra zaten kim ne isterse onu yapsın, hiç önemi kalmayacak. Şimdi kömür üreten bir kurum, kömür madeni işleten bir kurum, aynı zamanda itibar endeksinde bir şekilde yer nasıl alacak? Birincisi bu. Kömüre kredi veren banka, sürdürülebilirlik standartlarında kendini nasıl olacak da ödüle layık görebilecek? Bu çelişkileri sorgulamamız lazım diye düşünüyorum. Faik Bey size soruyorum bunu. Ne öneriyorsunuz bu çelişkili durumla alakalı.

CEVAP: FAİK UYANIK

Zaten değişim uluslararası ölçekte başladı. Uluslararası finans kuruluşları artık size kredi vermeden önce sizin çevre ayak izinize bakıyorlar. Ve “yeşil banka” sertifikası alabilen finans kuruluşları da bunu yapmak zorundalar. Giderek tepeden başlayıp uluslar düzeyine doğru inmekte olan bir süreç. Kömür üreten firma ne yapacak? Çok güzel bir soru. Bence onun yerine geçen kaynakları artık keşfettiğimize göre, yavaş yavaş bu alandan çıkış stratejilerini oluşturmaları gerekir. Pek çok ülke bu stratejik dönüşümü politika seviyesinde yapıyor. Meşhur bir piramit vardır ya iletişimde. En başta farkındalık geliyor. Herkes bilecek bir konuyu ki tüketim düzeyinde o bilinci artıralım. Ondan sonra davranış değişikliği gelecek. Gerçekten bilinçli seçimler yapacağız. Bugün burada bahsedilen boykot kampanyaları buna bir örnek. Boykot kampanyası sonrası az önce sözü geçen Pınar, bu sabah okuduğuma göre, satışta %25 civarında bir kayıp yaşıyor mesela. Yani bilinçli tüketici, davranış değişikliği ile geliyor. Piramidin en tepesinde de politika değişikliği var. Yani hükümet düzeyinde de artık bu bilince ve tabandaki farkındalığa yanıt verilmesi. Yeşil, yani sürdürülebilirlik odaklı finansın, etik odaklı finansın, yasalara giriyor olması ve artık bir norm haline geliyor olması lazım. Çünkü bazı değişimler sadece ya taleple ya da regülasyonla oluyor. Kendi halinize bıraktığımız zaman, o kömürü üreten firma da onu finanse eden banka da var olmaya devam edecek. Demek ki artık regülasyon aşamasına yaklaşıyoruz gibi geliyor bana. Olması gereken de bu.

SORU: AYDA UZUNÇARŞILI YOLDAŞ

Bir şey buldum notlarımda, çok üzücü bir nottu bu benim için. Öğrenciler araştırmada şöyle bir cevap vermişler: “Etik bir ütopyadır.”

İletişimciler rızayı üretir ve kapitalist sistemin etik değerlendirmelerinde biz de “mış gibi” davranabiliriz. Bu da meşrulaştıran ve normalleştiren etik dışı bir davranış. Şirket saklayabildiği sürece etik dışı davranabilir, “zaten etik bir ütopya, bunun için çok da çabalayamayız. Sadece biz bunu tüketiciden güzel saklayalım, güzel konferanslara sponsor olalım.”

Burada tek bir çözüm görüyorum ben, eğitim.  Hiç olmazsa sorgulamayı öğretiyoruz. Şirketler etik davranırsa etik dışı çalışacak şirket iş bulamaz. Bir tek umudum o belki. Bütün firmalar küresel sözleşmeleri imzalar ise sonuçta hepsi etik davranmak zorunda kalacak. Ancak gençlerin bu bahsettiğim düşüncesine ben çok üzüldüm gerçekten, bu araştırma beni çok üzdü. Ama buna benzer başka araştırmalar var mı bilmiyorum.

EK CEVAP: FAİK UYANIK

“Etik ütopyadır” tespiti yanlış değil. Ama sadece bir “mevcut durum tespiti” olarak alırsak doğru. Ama buna inanıyorsak o başka bir tartışma konusu. Durum bu gerçekten, bizim de gördüğümüz bu. Şirketler, nasıl davranmayı tercih edecekler ve bunu hangi motivasyon ile yapacaklar. Talep tarafından gelen baskı üzerine mi değişecekler -ki bu sadece bir noktaya kadar kararlarını etkiliyor– yoksa regülasyonla mı? Geçenlerde bir düzenleme çıktı meclisten ve anında Toyota Yasası olarak adlandırıldı. Çünkü Toyota’nın sadece Türkiye’de üretilen hibrit bir modelinin işine yarayan bir vergi düzenlemesiydi. Fiyatı ciddi bir şekilde aşağı düşürdü. Güzel bir adımdı, yeşil bir adımdı ama devamının gelmesi lazım. Daha evvel mesela, elektrikli arabalar konusunda bu teşvik bulunmadığından Renault’nun bir modeli piyasadan çekilmişti. Yani regülasyon tarafında doğru ve akılcı adımların zamanında atılmış olması gerekiyor. Toplumsal bilinç bizi bir yere kadar götürebiliyor.

Şimdi Dilovası’na bakalım. Kanser üreten bir yer. O kanser, evimizde kullandığımız şampuandır, deterjandır veya duvarlarımıza sürdüğümüz boyadır aslında. Bir ürünü kullanırken benim şunu sormam gerekiyor. Benim duvarıma sürdüğüm boya, bir yerdeki insanları öldürüyor mu? O boyayı üreten firma, bazen bir hatıra ormanıyla da karşıma çıkıyor, kadının güçlendirilmesi temalı bir reklamla da. Oysaki asıl odaklanması gereken konu, eğer örneğimiz bir boya firmasıysa, kimyasal yollarla doğa ve insanı öldürüp öldürmediği. Kadın çalışan elbette önemli, kadının güçlendirilmesi elbette önemli. Ama bir firma kendi ana iş süreçlerinde bir iyileştirme yapmadığı zaman bu adımlar çok anlamlı olmayabilir.

Kocaeli sınırları içinde beni çok şaşırtan ve bu ay öğrendiğim bir gerçek var. Dünyanın en büyük kalıcı organik kirletici (KOK/POP) stoku orada. 2,200 ton. Bu Çin’in kısa sürece bertaraf edişini övünerek anlattığı 400 tonluk stokun 5 katından fazla. Bu gerçekten şok edici bir miktar. 2,200 ton atık, bir deponun içinde bekliyor. Etik olarak yapılması gereken nedir? Regülasyon tarafında yapılması gerekenler çok belli. Peki, bu deponun arkasında ne var? Gazeteci veya iletişimciysem, bu atıkların arkasında hangi devler, hangi markalar vardı diye sormam gerekir. Gerçi bu soruları sorabilmek de iletişim ortamının özgürlüğüne veya sizin gazeteci niteliğinize bağlı olarak değişir. Halkla ilişkiler ve kurumsal iletişim tarafına bakalım. Ben bu şirket için mi acaba yıllarca iletişim yapmış olabilir miyim? Ve bu korkunç ayak izinin farkında mıydım? Veya şu anda çalıştığım firma ileride böyle bir tabloyla karşıma çıkabilir mi? Asıl sorular bunlar ve etik tartışmasını buradan yapmamız gerektiğini düşünüyorum.

SORU

Ben Faik Bey’ e soracağım ilk sorumu. Faik Bey unvanınıza baktığım zaman UNDP’yi görüyorum. Sorum şu; Şimdi ben bu olaya bir iletişimci gözüyle baktığım zaman, Birleşmiş Milletler içinde sizin konuşmanızı dinlediğim zaman, bu kadar eleştirel yaklaşan birisini görmek şahsım adına beni çok mutlu etti. Öte yandan yine Birleşmiş Milletleri temsil eden bir kişi olmanızdan mütevellit, bana düşündürdüğü şey şu oldu. Çünkü kafamda çok büyük soru işaretleri var benim Birleşmiş Milletler ile ilgili. Baktığımız zaman Birleşmiş Milletler’in asli unsurlarının ki bunları veto yetkisi olan devletler olarak görebiliriz. Dünyanın sonunu hazırlıyoruz, siz de bahsettiniz; “Ölümlerden ölüm seçiyoruz. Ölüm süremizi uzatmaya çalışıyoruz” gibi bir şey söylediniz. Bütün bu duruma baktığımız zaman, aslında en büyük tahribatı yapan ülkelerin asli unsur olduğu Birleşmiş Milletler’in ortaya koymuş olduğu bu programların da aslında bir nevi bir iletişim projesi olma ihtimali sizce nedir? Sorum bu.

İkinci sorum, soru değil aslında. Tayfun Bey’ in konuşması sırasında benim daha önceki oturumda sorduğum bir soruya yapmış olduğu atıftan dolayı konuşmak istediğim bir konu var. Konuşmanızı çok ciddiyetle dinledim, teşekkür ederim buraya gelip bize bunları anlattığınız için. Ama konuşmanızın bir yerinde şöyle bir şey söylediniz; “henüz mevcut sorunları aşamamışken, gelecek sorunlarla ilgili düşünmeyi çok gerekli görmüyorum” gibi bir şey söylediniz. Benim takıldığım nokta bu oldu. Belki sokaktan geçen insanlar ilgilenmiyor olabilir, burada sokaktan geçen insanların bilinç seviyeleriyle ilgili bir şey söylemeye çalışmıyorum, ama burası bir üniversite, kendimizi belli alanlarda geliştirmeye çalışıyoruz. Tıpkı geçmişte birilerinin çıkıp, dünya ileride bir gün global bir köy olacak demesi gibi. Ya da bir gün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak dediği gibi. Belki bugün benim sorunum olmayan bu sorunla ilgili düşünmenin akademi içinde yer alan, öğrenci bile olsa – ki lisans öğrencisiyim, hedefim yüksek lisans – herkesin bu tür konular hakkında düşünceleri olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü yarın bir gün, elime biri o kalemi verdiği zaman, yetkiyi bana verdiği zaman, sen artık yaz dediğinde (çünkü bu konuşmalarımızda ya da daha önceki oturumlarda da söylenen şeyler bunlardı), sürekli olarak tekrarlar yapılıyor, yeni durumlar üzerine yeni teorilerin geliştirilmesinde sıkıntılar oluyor. Bugün Endüstri 4.0 şu an günümüzün sıkıntısı olmayabilir ama ben kendi sorumda da bahsetmiştim. Bir Türk firmasının bu konuya kendisini entegre etmesi, bir basın davetine gitmesi ve dünyanın gelişim hızını da göz önüne alırsak, bunun çok çok uzaklarda olacağını düşünmüyorum. O yüzden bence tam da zamanı çünkü bundan 250 sene önce sanayi devrimiyle ortaya çıkmış olan sistemin sorunlarını, 250 sene sonra bugün çözmeye çalışıyoruz. Neden? Siz Etik ve İtibar Derneği isimli bir dernekle 250 senelik bir kaybın sonunda, bunu artıya çıkartmanın peşindesiniz. Ben de bugün bunlar üzerinde düşünüyorum, bir 250 sene daha kaybetmeyelim diye diyorum. Teşekkür ediyorum.

CEVAP:  FAİK UYANIK

Çok teşekkürler. Üniversitelere gittiğimiz zaman eleştirel ya da sorgulayıcı soruların yöneltilmiş olması bizler için çok kıymetli. Gittiğimiz üniversitenin niteliğini de gösteriyor bu aslında. Bazı yerlerde hiç sorgulanmıyor bazı şeyler. Dünya beşten büyüktür diye başlamak istiyorum sözlerime. İşin şakası bir yana, BM reformu, üzerinde çalışılması gereken bir alan. Bunu çok açıklıkla söyleyebiliyoruz BM çalışanları olarak. İkincisi de UNDP olarak biz kendi işimize odaklanıyoruz. Yaptığımız iş, sürdürülebilir kalkınma işi. Benim yaptığım iş de sürdürülebilir kalkınma iletişimi işi. Ve benim vardığım sonuç, UNDP’nin vardığı sonuca yakın, pragmatizme inanıyorum. Yani kaynak varsa bir yerde, o kaynağı harekete geçirip yangını söndürmeye inanıyorum.

Bunun için tabii bir kere yangının varlığına ikna olmuş olmak lazım. İklim değişikliği denen gerçeğe ikna olmuş olmanız lazım. Bu ikna süreci uzun bir zaman aldı. Sizin sorunuzu gayet iyi anlıyorum, çünkü gazeteciyken, konuya dair pek çok röportajımda ben de gerçekten iklim değişikliği diye bir şey var mı diye sorardım. Artık o noktayı aştığımızı düşünüyorum. Bu, bilimsel bir olgu haline geldi. Bundan 800 bin sene önce atmosferdeki karbondioksit seviyesi neydi ve nereden nereye geldi, buzullara baktığımız zaman en dipteki katmandan yukarı doğru çıktığınızda çok net görüyorsunuz.

Kısacası ikna sürecini geçtik. Farkındalık sürecini geçtik. Artık davranış değişikliği sürecindeyiz. Algıdaki bu ilerleme açısından büyük bir problem yok. Ama bu ikna oluşa karşılık gelen mekanizmalar henüz tam olarak oluşmuş değil. Ne regülasyon tarafında var, ne de demokratik sürecin içinde doğal olarak var olması gereken iletişim kanallarımızda var. İdeal bir demokrasi sürecinde STK’lar, özgür basın, karar alıcılar, örgütlenmiş yurttaşlar döngüsü vardır. Geri beslemeye dayalı karar alma süreci işler sürekli. Orada eksiklerimiz var. Geçenlerde Google’da “Türkiye’de üretilen ve satılan otomobillerin karbondioksit salımları” diye bir arama yaptım. Karşıma hiç bir şey çıkmadı. Öncelikle hangi otomobiller Türkiye’de üretiliyor, hangileri ithal, bunu bilmek ve kıyaslayabilmek lazım. Çünkü ithal otomobil, ekstra karbondioksit salımı demektir. Aldığınız yerli muzla, Bolivya muzu arasındaki fark şu: Bir kilo Bolivya muzu için belki Türkiye’ de üretilen bir ton muzun tüketebileceği kadar karbon tüketmiş oluyorsunuz. Bir bardak kola içtiğiniz zaman 10 bardak su tüketmiş oluyorsunuz, bir bardak bira içtiğiniz zaman aynı şekilde. Bu bilgi eksikliğinin maliyetinin de yüksek olduğunu düşünüyorum.

Gazetecilerin yapması gereken iş de bu. Bilgiyi bulmam lazım ki davranış değişikliğinin veya politika talebimin bir motivasyonu ve anlamı olsun. O bilgiye ulaşmakta güçlük çekiyorum. İşte şu anda bu aşamadayız. Bence tıkanıklık orada başlıyor. İletişimcilerin kafa yorması gereken şey bu. Sorular sorup bilgiye ulaşabilme özgürlüğüne sahip olmamız lazım. Orada tıkanıklık var. Bu tüm dünya için geçerli olan bir şey.

 

Reklamlar
Standart

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s