Diğer yazılar

Küresel Hedefler: Ben mi kurtaracağım?

Bu sefer bir sahte peygamber olup kendime de vahiy gibi inen 17 Emir’den bahsediyorum.

They Live, John Carpenter, 1988 – Bu yazı şu gözlüğün hafif değişik bir modelini anlatıyor

Dünyamızı kendimiz ve çocuklarımız, sonraki kuşaklar, ayrıca tüm canlılar için daha yaşanır bir yer haline getirmek hala mümkün. Ancak bu eylemi başlatabilecek son kuşak biziz. O nedenle bazı sorular soruyorum bu kez kendime ve sizlere. Ardından da kendi çapımda yanıtlamaya çalışıyorum.

Dünyayı yoksulluktan ve açlıktan kurtarmak için siz ne yapardınız? Herkesin iyi eğitim aldığı, sağlıklı ve mutlu bir şekilde uzun bir ömür yaşadığı bir dünya mümkün değil mi?

Kadın-erkek, genç-yaşlı, engelli-engelsiz, herkesin hayatın her alanında eşit biçimde var olabilmesi bir hayal mi? Sağlıklı evlerde, düzenli yerleşim yerlerinde, doğal kaynakları daha sorumlu şekilde kullandığımız, iklim değişikliğine yol açmadığımız bir hayat yaşayamaz mıyız?

Dünya üzerindeki herkesin insana yakışır çalışma koşullarına sahip olması mümkün olamaz mı?

Üretim süreçlerimizde yenilikler yaparak, altyapımızı doğa dostu kılarak dünyayı daha yaşanır bir yer haline getirmeye katkıda bulunamaz mıyız?

Dünyamızı karada veya suda yaşayan tüm canlılar için yaşanır kılabilmek için neler yapabiliriz? Tüm bu işleri yaparken, eğer mecbursak kıt kaynaklarımızı harcarken veya bu harcamaları denetlerken ne kadar dürüst davranabiliriz, adil ve hoşgörülü toplumlar oluşturamaz mıyız?

Hedeflerimize ulaşmak için tüm dünyaca, el ele verebilir miyiz?

İşte bu sorulara yanıt arayan bir gündemi var artık dünyamızın. 1 Ocak 2016’dan itibaren 15 yıl boyunca tüm dünya, 17 hedefi yerine getirebilmek için çalışacak. Kısaca Küresel Hedefler olarak adlandırdığımız Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri, Eylül ayında dünya liderleri tarafından kabul edildi.

Yukarıdaki sorular insanlığın tarihi kadar eski. Yanıtı da aslında basit. Evet, tüm bu hedeflerin başarılması mümkün. Ancak bunun için irade gerekiyor. Sadece ülkelerin, hükümetlerin de değil, sıradan bireyler olarak hepimizin iradesi ile başarılabilecek bir hedef bu.

Peki, bu hedefler sizi neden ilgilendiriyor? Ya da siz bu hedeflere katkıda bulunmak için ne yapabilir, nereden başlayabilirsiniz?

Adım adım düşünelim. Yoksulluk ve açlığın nedeni dünyamızın kaynaklarını adil bir şekilde paylaşamıyor olmamız değil mi? Demek ki çözülmesi gereken ilk mesele bu. Bunun için de dünyamızın kıt kaynaklarını daha doğru biçimde kullanmamız gerekiyor. Sorumlu üretim ve tüketim ise bunun ilk adımı. Üretirken veya tüketirken, yaptığımız eylemin bir ihtiyaca mı yoksa lükse veya aç gözlülüğe mi hizmet ettiğini iyi tartmak gerekiyor.

Düşünelim. Şu anda dünya üzerinde 7 milyarı aşkın insanız. Herkesin kuşaklar boyunca bizim yaşadığımız standartta hayatlar yaşaması, dünyamızın kıt kaynaklarıyla mümkün mü? Eğer bu soruya evet yanıtını veremiyorsak, hayatımızda değiştirebileceğiniz pek çok şey olduğunu da kabul etmemiz gerekiyor.

Her bir eylemimizde, örneğin ekmek kızartma makinesini çalıştırırken, arabanın kontağını çevirirken, yeni bir ayakkabı veya takım elbise alırken, her deodorant sıkışımızda, evi bir derece daha ısıttığımızda, her çöp atışımızda, bu eylemimizin sonuçlarını düşünmek zorundayız.

Bireycilik bu anlamda fena bir şey değil. “En azından ben bireysel olarak dünyamızın kaynaklarıyla dost bir hayat yaşıyorum” diyebilmek çok önemli.

Örneğin siz sigara içtiğinizde, günde iki bin kaloriyi çoktan geçtiğiniz halde bol bol yağlı ve şekerli yiyecekler tükettiğinizde, yerinizden kalkmadan ve hareket etmeden günler ve haftalar geçirdiğinizde dünyaya zarar vermediğinizi düşünebilirsiniz.

Oysa bakın nasıl zararlar veriyorsunuz: Bir kere sağlığınıza zarar verdiğini bile bile tütün endüstrisine destek veriyorsunuz. İhtiyacınızdan fazla yemek yiyerek kendinize zarar veriyorsunuz. Dolayısıyla, tansiyon şeker veya kalp hastası olarak sonunda ilaç endüstrisine destek veriyorsunuz. Bir yandan sigaraya, bir yandan da ilaca para harcıyorsunuz. Az yaşayacağınız için, toplumunuzun yaşam süresi ortalamasını düşürüyorsunuz.

Bir bardak su yerine bir bardak kola veya bira içtiğinizde, aslında dokuz bardak su tüketmiş oluyorsunuz. Çünkü bu ürünlerin üretim süreçleri bunu gerektiriyor. Aslında buna benzer çarpıklıklar, işlenmiş her gıda için geçerli.

Bir kilo et yediğinizde New York ile Londra arasında gidiş-dönüş bir kişilik bir biletle harcayacağınız kadar bir karbon ayak izi oluşturuyorsunuz. Yani her bir tercihinizde su ayak iziniz, karbon ayak iziniz sürekli artıyor.

Oysa insanoğlu şu zamana kadar ne engelleri aşmasını bildi. Geliştirdiğimiz aşılarla, sanayi devrimiyle, tarımsal devrimle son iki yüz elli yıldır artık daha uzun süre yaşayabiliyor ve sürekli olarak kalabalıklaşıyoruz. Aynı zamanda da aslında zenginleşiyoruz. Ama bir yandan da dünyamızdaki eşitsizlikleri önleyemiyoruz. Çünkü aşırı tüketim yoluyla önce kendimizin, sonra içinde bulunduğumuz toplumun, ardından da diğer insanların, diğer canlıların ve dünyamızın sonunu hazırlıyoruz.

Dünyanın zenginliklerine erişimimiz dengesiz. Çünkü gerçekte hakkımız olanın fazlasını almak kültürlerimizin birer parçasına, ödüllendirilen ve yüceltilen bir davranış biçimine dönüşüyor.

Eşitsizlikler huzursuzlukları, çatışmaları ve savaşları beraberinde getiriyor. Savunmaya harcadığımız kaynaklar o kadar büyüyor ki, dünyada eğitime ayıracak kaynak bulamıyoruz. Kalkınmış ülkeler yaşam tarzı nedeniyle sağlıksızlaşan bireylerini iyileştirmeye büyük paralar harcıyor. Ekonomilerimiz ve günlük hayatlarımız hala kömür, petrol ve gaza bağımlı. En basitinden, pet şişe üreterek ve tüketerek, iklimi değiştiriyoruz ve buna bağlı seller, heyelanlar büyük felaketlere yol açıyoruz. Açgözlülüğümüz çoğu kez afetlere dayanıklı toplumlar oluşturmamıza da engel oluyor. Böylece kalkınma yolculuğumuz boyunca edindiğimiz ne var ne yoksa bir çırpıda kaybediyoruz. Kaynaklarımızı gerçek ihtiyaçlarımıza yönlendirmekten bizleri alıkoyan sistemlerimiz, kötü alışkanlıklarımız, bilinçaltlarımız, tercihlerimiz var. Bütün bu hataları ifade etmek isteyenleri ya da farklı olan sesleri susturarak, küresel kalkınma yolculuğumuzu aslında daha da yavaşlatıyoruz.

198

Bu kadar zor mu?

Bu yazının sonunda yine en baştaki soruya dönecek olursak. Ne demiştik: Dünyayı siz mi kurtaracaksınız? Cevap, Evet. Hem de şu andan itibaren. Her fiilimizin dünyamız için ne anlama geldiğini düşünmek, ilk adımımız olsun. Üretimden ama her şeyden önce tüketimden gelen gücü önemsemek ilk adım olabilir. Dünyaya ve hayatlarımıza bakarken, tercihlerimizi sorgularken bir “Küresel Hedefler gözlüğü” takmakla başlayabiliriz işe.

Peki, dünyayı bu gidişattan kurtaramazsak ne olacak? Onun cevabını da dünyamızın vaziyetine baktığımızda zaten yavaş yavaş almaya başladık.

1 Ocak 2016, öncelikle kendi hayatımız başta olmak üzere hepimiz için yepyeni bir başlangıç olabilir mi?

sdgs

Reklamlar
Standart

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s